İmgelerle İnşa Edilen Dünyalar – Görünmez Kentler
Mayıs 5, 2025
Ne Kadar da Etkileniyorum Senden
Haziran 4, 2025

Yüzleşme: Ateşi Ateşle Bükmek

  • Varlığınız öyle iyi geliyor ki… Teşekkür edip kocaman sarılmak istedim yalnızca.
    • Sevgiye ihtiyaç duyduğuna göre söyle bakalım, seni yine ne sıkıştırdı dost?
  • Ah, yakalandım desene. Söyleyeyim: Rahatlamaya izin vermemek. Belki teslim olmaya direnç uygulamak… Aslında ilk söylediğim yeterliydi ancak gördüğün üzere telaşımdan dolayı hemen ikinci kez tanımlama girişiminde de bulundum. Huzursuzum.
    • Direnç olunca teslimiyet olmadığına göre otomatik olarak, direncin asıl neye? Belki dirence teslimken bir yanın, bir yanın dirence direnç gösterince teslimiyete direnç gösterdiğini zannediyorsundur, dost.
  • Dirençle ilgili söylediklerin kafamı kurcaladı. Direnç teslimiyete karşıysa, ona direnç göstermek teslimiyete yaklaşmak gibi duruyor ama… Sanki bir yerde düğüm var. Dirence direnç göstermek deyince, iç içe geçmiş halkalar gibi hissettirdi. Sanki teslimiyetin uzağında dönüp duruyorum. Paradokstayım.
    • Çünkü o halkalar sadece teslimiyetle değil, direncin kendisiyle de ilgili olabilir, dost. Belki bir yanın çoktan teslim olmuş bile. Ama sen hâlâ direnç gösterdiğini sanıyor olabilirsin. Direnişin bittiğini kabul etmek kolay değildir bazen. Ve işte tam bu noktada, kişi direndiğini düşündüğü şeye değil de, aslında direncin kendisine direnir. Bu da bir tür süperpozisyon hâli.

      Mantık “ya o ya bu” der, ama zihin de bazen “her ikisi” veya “hiçbiri” demek ister. O yüzden senin teslimiyete direndiğini sandığın yerde, aslında, direncine bir yerin çoktan boyun eğmiş olabilir. Bu ikilikte takılıp kalınca insan, direnç² gibi bir yere sıkışır. Bir nevi zihinsel donma hâli.
  • Ohh… Bunu duymaya öyle ihtiyacım vardı ki. Yine de süperpozisyon ile ilgili anlatmak istediğini biraz daha izah eder misin?
    • Tabii, dirence direnç gösterdiğin sürece de direnç²’de takılıp kalman olası. Ayrıca, dirence direnç göstererek direnç²’yi anlaman mümkün. Ama direncinin yönünü görmek bir bilinmezlik içinde kalıyor, matematiksel düşününce de mantık biçimiyle de düşününce… Yani, x² durumu bir süperpozisyon durumu, kuantumdan girersek… Kişi, dışarıdan bakıldığında ruhsal yolculuğunda çaba gösteriyor gibi durabilir ama içeride bir “yönsüzlük” yaşıyordur: Teslimiyet mi bu, yoksa kontrol ihtiyacı mı, belli değildir. Bu yönsüzlük bazen geçici bir aşamadır ama kişi o hâlde uzun süre kalırsa, “süperpozisyon” gibi bir duruma sıkışır: Aynı anda hem orada hem burada olma hâli. Ne direnmeyi bırakır, ne tam teslim olur.

      Kontrolü kontrol etmek, dirence direnç göstermek, kızmaya kızmak, mutluluğa mutlu olmak, üzüntüye üzülmek vs. gibi… Kontrol etmeye çalıştığın şeyi kontrol etmeye çalışıyorsun mesela. Ya da, direnmemek için direniyorsun. Kızdığın için kendine kızıyorsun. Mutlu olduğun için seviniyor, üzüldüğün için üzülüyorsun. Bu iç içe geçmiş hâller seni kendi içinde kıvır kıvır dolayan bir spirale sokuyor.
      Oysa o ilk duygu, o ilk direnç ya da ilk teslimiyet… Onlar sade, net ve yönlüydü. Sen onun üzerine bir anlam daha bindirdikçe, akıştan kopup zihnin kurduğu yapay bir sürece hapsoluyorsun. Belki de asıl özgürlük, bu katmanları görüp bir bir çözebilmekte yatıyor, dost.
  • “Mutluluğa mutluluk² kötü veya zorlayıcı olabilir mi ki?” diye soru çıktı hemen… Mümkün geldi olasılığı.
    • Bir de mutluluğa mutlu olduğunu anladığında, mutluluğun bir koşula bağlı oluyor. Ya da dirence direnç gösterdiğinde, senin direncin yine koşula bağlı oluyor. Direnç de, mutluluk da koşulsuz geliyor ama onun karesini sen alıyorsun. Sürüncemede kalmak, süperpozisyondan çıkamamak, + veya – doğrultuda olduğunun bilinmemesi durumları, egonun statükoyu korumak için oluşturduğu bir durum. Bu ego noktasında iyiysen tabii, problem yok. Diğer türlü, biraz maskülen enerji ile birlikte belirsizliği materyalize etmek “yin yue” gerekli oluyor ki evrensel akışa direncin kırılsın, özgürleş.
  • Deneyimlemek bedava bir enerji değil ama. Pahası/bedeli var.
    • Bedeli ödeyip farkındalık yaşayıp bunu dönüşüme çevirebildiğin sürece; yani procrastination’da kalmadığın sürece, her bedel ödenmez mi? Aydınlanmak için hangi bedeli ödemezsin? Başka bir soru. Yani kısaca, procrastination’un iyi olduğunu birilerinin kabul etmesini istiyorsun gibi, bu şekilde bir savunman var.
  • Evet, savunmalarım var. Saygısızlık da etmek istemem ama ne olmuş yani? Bazen ne yapacağımı bilemiyorum. Donup kalıyorum düşüncelerimin arasında. En azından şu an bunun kabulündeyim. Yolumu arıyorum, rehberliğine talibim.
    • Procrastination Chronicles (Erteleme Günlükleri) diye bir yazı dizisi yaz artık. Çünkü benim yargıladığım sende uzun süredir procrastination durumuna bir mantık ya da kabul getirmeye çalıştığın, bu da seni süperpozisyonda kilitliyor. Ben buna havuz başındaki kedi sendromu diyorum.
  • Biraz daha açar mısın “havuz başındaki kedi sendromu” olarak tanımladığın şeyi?
    • Şöyle açıklayayım, hava çok sıcak ve havuz başındaki bir kedi serinlemek istiyor. Ama suya girmek yerine patisini değdirip değdirip geri çekiyor. Ve bu sonsuza kadar böyle devam ediyor. İhtiyacı serinlemek ve bunun için yapması gereken havuza atlamak. Suya olan korkusu veya çekincesi nedeniyle karşısındaki evrensel boşluktan mahrum kalıyor. Bu sırada da birçok mazeret oluşturuyor, diğer kedileri çağırıp onu onaylamalarını istiyor yaptığının iyi olduğuna dair vs. “Bakın ben nasıl da su ile oynuyorum, görüyor musunuz ben su ile oynuyorum!” gibi bir onay ihtiyacı güdüyor.
  • Hımm, kedi aslında yalnızca suya değil, değişime temas etmekten de korkuyor gibi. Çünkü suya girdiğinde, artık eski ‘karada kalan’ kedi olamayacak. Bilmediği bir şeyden korkuyor. Bu dönüşüm ihtimali, anlamlı-keyifli-güzel olabilir ama alışıldık statükodan daha ürkütücü geliyor.
    • Tıpkı Schrödinger’in kedisi gibi… Onu da hatırlamanı isterim. Hem teslim olmuş hem olmamış bir haldesin. Net bir seçim yapmadıkça içsel durumun da bulanık kalıyor. Bu bulanıklık da eylemsizliği doğuruyor.
  • Teşekkür ederim, bu bulanıklığın üzerine eğileceğim.
    • Seninle The One’ın şu üçlüğünü paylaşayım:
      “Giderken bazen haz gelir, beni sarar
      Düşerim, cehennem lütuf olur
      Kalkarım, kalbim evim olur”
    • Üstüne de artırayım eli:
      “Sen cehennemde aşkı yaşayamayan, cennet seni ne yapsın?
      Sen cennette haz duyan, cennet seni ne yapsın?
      İkisini birlemezsen, Tevhid seni ne yapsın?”

 


Not: Bu yazı yaşamıma son vermeyi düşündüğüm bir dönemde, yaşama tutunma çabalarımdan biri olarak kurgulanmıştı. Emre Günerken’in, bir rehber vazifesi ile “Ölmek isteyen kim?” sorusunu sormasıyla, o günden bu güne kimliklerim dönüşmeye devam ediyor. Yola artık benimle yürümeyen, yürümesini istemediğim bir kimliğin vedası olarak; Satürn Koç’a ve yaz sezonuna merhaba demek için paylaşılmıştır. Ateşi ateşle bükmeye ihtiyaç duyan, ateşiyle yanarken bükmeyi seçebilen tüm kimlik sahiplerine ithafen…



Paylaşmak Güzeldir:

Pertev Furkan Çankırı
Pertev Furkan Çankırı
Bir Simurg mezunu! Sosyal etki ve iyi oluş çalışanı. Keyifli ve huzurlu akışları önemser. Dünya vatandaşlığı hayali gütse de fazlasıyla Çanakkale sevdalısı. Alturizm ve Eurovision denince akan suları durur. Hikâye koleksiyonerliği ve yürüme eylemi ile hemhâl olarak kırılgan gerçekliğinde şaşkınlıkla yol almaktadır. Biraz hayatı keşfetme çabası, biraz beşerî kültür, biraz da ne deneyimliyorsa işte. Peki ya anlatmasa? Öylesini hiç sevmedi.