Konuk Yazar: Devin Ersoy
Günümüzde hâlâ geçerliliğini ve önemini korumakta olan bir problemdir otoriteye itaat. Bir polis memuruyla karşılaştığımızda hareketlerimize ve kendimize çeki düzen veririz ya da içeriklerini yakından takip ettiğimiz birinin ağzından çıkan her sözü gerçek olarak kabul ederiz. Bunların yanı sıra yaklaşık 900 kişinin topluca intihar etmesine sebep olan kült lideri Jim Jones’tan, Ebu Gureyb hapishanesinde yaşananlara kadar insanların otorite olarak belirlediği kişi veya zümreye itaatlerinin sınırlarının nereye kadar genişleyebileceği meselesi psikologlar tarafından hâlâ araştırılmaktadır. Dünya tarihinde insanlığa karşı işlenen belki de en büyük suç olan İkinci Dünya Savaşı sonrasında Arjantin’e kaçan Nazi askerleri, İsrail ajanları tarafından 1960’ta Buenos Aires’te yakalanıp 11 Nisan 1961’de İsrail Yüksek Mahkemesinde yargılandı. Yargılanma sırasında mahkemede yüzlerce gazeteci ve psikolog bulunmaktaydı. Bu gözlemcilerden biri olan Alman kökenli Amerikan siyaset bilimci Hannah Arendt, “nihai çözüm” olarak ortaya sunulan Holocaust için kurulan kamplardaki gaz odaları ve ulaşım için kullanılan demiryollarının kurulumunda en büyük ve önemli rolü oynayan Adolf Eichmann’ın davasını “Eichmann Kudüs’te” adıyla yazıya döküp The New Yorker dergisinde yayımlamıştır.
Eichmann’ın davasını özel yapan şey, altı farklı psikiyatr tarafından akli dengesinin yerinde olduğu açıklaması yapılmasıydı. Psikopat ya da sosyopatlık belirtileri göstermiyordu, normal bir ailesi vardı ve mahkemedeki gözlemciler kendisini oldukça sıradan biri olarak nitelendirmişti. Hatta II. Dünya Savaşı’ndan önceki hayatında Yahudi komşularının olduğu ve onlarla gayet iyi geçindiği de söylenmekteydi. Yani Adolf Eichmann, hepimizin günlük hayatında tanıklık ettiği “sıradan” insanlardan biraz bile farklı değildi. Hannah Arendt de aynı kelimeyi kullanmış, Eichmann gibi binlerce askerin savaştaki statü ve rolleriyle günlük hayattaki rolleri arasındaki uçurum gibi olan farkı “kötülüğün sıradanlığı” olarak açıklamıştı. Nitekim kendisi mahkeme boyunca kötü biri olmadığını ve sadece emirlere uyduğunu savunuyordu. Hannah Arendt, Eichmann’ın kusurunu “düşünememezlik” olarak açıklıyordu. Çünkü Eichmann her ne kadar kendi nefretinden ziyade üstünden gelen emri yerine getirmiş olsa da her şekilde milyonlarca kişinin ölümüne sebep olmuş ve kendi kararlarıyla aksiyonlarının milyonlarca kişinin ölümüne sebep olacağını düşünememiştir. 1999 yılında The Guardian tarafından yayımlanan makalede infazından önce yazdığı 127 sayfalık günlüğüne göre “Emirler, benim için, hayatımdaki en yüksek konumda olan şeylerdi ve onları sorgulamadan yerine getirmek zorundaydım. Birçok Alman benim gibi düşünmekteydi. Belki de Almanları anlamanın anahtarı buydu. Ama diğerleri adına konuşamam, bunlar sadece benim için geçerliydi.’’ [1] diye yazmıştır eski Nazi askeri.
Adolf Eichmann’ın davası birçok sosyal psikoloğa farklı alanlar üzerine çalışmalar yapmalarına ilham kaynağı olmuştur ve bu çalışmalardan en çarpıcı olanı ve en bilineni Milgram deneyidir. “Eichmann ve sayısı milyonları bulan iş birlikçileri sadece emirlere mi uyuyordu? Hepsini yardım yataklık etmekle suçlayabilir miydik?’’ [2] diyen Stanley Milgram, özellikle İkinci Dünya Savaşı ve Eichmann’ın davasından etkilenerek insanın otorite olarak kabul ettiği kişinin emirlerine nereye kadar uyabileceğini öğrenmek amacıyla bu deneyi davadan 3 ay sonra yürütme kararı almış ve şok edici sonuçlar almıştır. Öğretmen (denek), öğrenci (aktör) ve araştırmacıdan (otorite) oluşan bu deneyde gönüllü olarak deneyde yer alan öğretmenler; öğrencilere cevabı net olan sorular sormakta ve her verilen yanlış cevapta öğrencilere elektrik şoku vermekle yükümlüdür. Fakat deneklerin bilmediği bir şey vardır, o da öğrenciler aslında aktördür ve sorulara bilerek yanlış yanıt vermektedirler. (Zira deneyi etik anlamda tartışmalı yapan kısım da buradan gelmektedir.) Deneyin sonunda öğretmenlerin %65’inin öğrencilere verdikleri elektrik şokunun sorumluluğun tamamen otoriteye ait olduğu hatırlatıldığı zaman elektrik şokunu maksimum seviyeye çıkardığı gözlemlenmiştir. Sonuç olarak, insanların otorite olarak kabul ettiği kişinin emirlerine uymak için kendi ahlaki değerlerini göz ardı ederek etik kuralların sınırlarını zorlayacak kadar ileriye gidebilme gücüne sahip olduğu çıkarımında bulunulmuştur.
Stanley Milgram’ın kafasında oluşan bir soru işareti olmakla başlayan bu deney, her ne kadar kusurlu olsa da gittikçe büyüyüp evrensel boyuta ulaşmış ve psikolojide etik gibi birçok alanda düzenlemeye yol açmıştır. Aynı zamanda deneyin sonuçlarından etkilenerek içerisinde daha fazla değişken barındıran Stanford Hapishane deneyini gerçekleştiren Philip Zimbardo’ya da öncülük etmiştir. Bu sebeple Milgram deneyi askeriye ve politika gibi alanların önemli bir parçasının kapılarını aralamış ve otoriteye itaatin insanlık için olan önemini göstermiştir.
Kaynakça:
1 https://www.theguardian.com/world/1999/aug/12/2
2 https://www.simplypsychology.org/milgram.html
3 https://www.simplypsychology.org/obedience.html
4 https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/803695
5 https://evrimagaci.org/milgram-deneyi-otoriteye-nasil-boyun-egiyoruz-954