“Sanki yer değiştirdikçe, dünyanın bana ulaşabilirliği de artıyordu…”
Su Kutan – Sol Pencere
Yaş aldıkça insanın farkındalığı ve yıllara bakış açısı çokça değişiyor. Her güne verdiği anlam bir yıl gibi hissettiriyor. Bu yüzden aslında kendince çok da verim alamadığı bir günün eziyete dönüşmesi. Kendisine çizdiği alan ve ona kalan alan arasında küçük bir çemberde kalıyor. Günün anlamı bu denli artmışken de çevresine, gündelik yaşantısındaki alışkanlıkları ve hayatındaki insanlara karşı çok daha seçici ve keskin davranabiliyor. -netlik hayat kurtarır.- İşte bu bilinçle şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Zümrüdüanka’da geçen tüm bu günleri birer yıl olarak sayabilirim. Her anıyla, üretileni ve akılda kalanıyla sürekli besleyici bir alan olarak; üreten insanların kendine ve çevresine kattıklarıyla tüm bu süreç kolektif bilincin, geleceğe bırakılan mirasın ve artık daha da özgürleşen bizlerin gururla dinleyeceği, okuyacağı bir ses. -pürüzsüz.-
Bu yüzden bu yazıda son birkaç aydır benden genç ve benden üretken olan isimlerin kıymetli eserlerinden bir seçki ile yazımı besliyorum. Onların ve devamında Simurg bünyesindeki her gencin katkı sunacağı dergideki son yazımda onların da olması benim adıma gurur verici, kalemlere sağlık. Çünkü üretirken bilincinde olduğumu sandığım ama aslında yalnızca tükettiğimi bildiğim içeriklerin çok daha özgün ve çok daha yeni oluşu; bunları sağlarken bir de üzerine konuşabileceğim insanların eserleri olması çok ama çok değerli. Henüz yaşlanmadığımın bilinciyle yaş aldığımın da farkında olarak, üretileni gerçekten, bilinçli olarak tüketebilmek büyük bir huzur vesilesi olmaya başladı. Gündemin içindeki kara kutuların bazen anahtarı bazen de antidotu olabiliyorlar. Üretilen nereden ve kimden geldiği artık ne yazık ki her eserin herhangi bir taraf için propaganda unsuru taşıdığından oldukça önemli hale gelse de, inanıyorum ki ne herkes bu propagandanın bir parçası ne de her tüketen için isimler eserin önüne geçiyor. -inanmak bedava tabii.-
Alıntının içinde kaybolmadan önce son bir ek; ürettikçe gelen “ben yapabiliyorum” hissine ayna olabilecek en güzel eylem tüketmek. Yapabilmenin gücüyle ve daha iyilerinin olduğunu her eserde yeniden görerek, kendimize gerçek bir ayna olup daha iyisine ve düzenlisine ulaşmak da yine bizim elimizde. -önce kendine çuvaldız.- Ve ne üretiyor olursak olalım düzenli ve istikrarlı olanın karşısında durabilecek hiçbir şey yok. Kendimize ayırdığımız vaktin üretimimizi de içerdiğini atlamadan mümkünse. -tabi efendim.-
Aslında bu metnin kendi adıma duygusal olmamasını sağlayan giriş de yukarıdaki alıntı. İnsanın eylemde ve hareket halinde olduğu her an, değişebilme ve bağlılıklarından, özgürlük alanlarından uzaklaştığı her an dış dünya olarak nitelendirilen noktaya daha da yaklaşmasını sağlıyor. Dünyanın bizim etrafımızdaki dönüşüne olan inancımız bu eylemlerden kaçınmamıza sebep olsa da aslında yeni adımların getirdiği “ulaşılabilirliğe” önemli ölçüde ihtiyacımız var. Dünyanın yeterince derdi ve saçma iktidar güçlerinin ona karşı savaş hazırlıkları varken bir de bizimle yakından ilgilenmesine inanmak yerine ona olan borcumuza daha fazla anı, yer ve insanla ödemek; aslında yine onun bize sunduğu güzelliklere erişmeye çalışmak bugünümüze daha da umut verecektir.
İyi anıların doğduğu, sürdüğü ve muhtemelen her an da böyle anılacak noktaların bize katkısı genelde bizim o alana sunduğumuzdan çok daha fazla. İşte bu yüzden beraber üretmek çok daha anlamlı ve özel. İnsanın bazen kendisine tahammülsüzlüğüne bulunan en büyük çözüm onu ve eylemlerini, ürettiklerini, yanlışlarını belki tolere edebilecek bir alana sahip olması. Kendisi üretemiyorken etrafındakilerin ürettiklerinden mutlu olabilmek, onları tüketip gururla bakabilmek. Ve bir gün ürettiğinde kendisine karşı duyulacak saygıyı ve tüketilebilir olmayı beklemek. Tüm bunların değeriyle birlikte insanın kendisinden daha yeni ve bu alana daha uzun emek vereceğini bildiği çevresine de sunduğu alan her anlamda değerli hale geliyor.
“Belki de kalemin en büyük sihri budur: İçimizdeki kağıt kesiği karmaşayı alıp, ona bir ahenk ve düzen bahşetmesi.”
Kağıtla Baş Başa: Yazmanın İyileştirici Gücü – Abdullah Kazıcı
Kendimizi ait hissettiğimiz bir alanda yalnızca üretebilmiş olmak dahi oldukça değerli. Sonsuz ihtimaller arasında dahil olabildiğimiz bu özel alanların değeri zamanla çok daha anlamlı hale geliyor ve insanlardan daha da öteye geçiyor. Çünkü insanın sunabildiği imkanlar ile yapıların sunduğu imkanlar arasında çok güçlü farklar var. Bireylerin yapıdan kopması değil de yapıyla olan bağının çok daha güçlenmesine önemli bir araç yeni adımları takip eden noktaya geçmek.
Abdullah’ın alıntısında en etkilendiğim bölüm de eser üretmenin içten içe yaşadığımız karmaşanın düzenlenmesini anlattığı “kağıt kesiği” ifadesi. Hep söylenen “Yazılabilecek her şey yazıldı.” ifadesinin kendi adıma yorumu o yazılanlardan birinin de bizlerin yaşamlarına gerçek anlamda dokunması. Hatta daha da ötede gerçekten bizi yazmış metinler olduğu. Yazılabileceklerin hala sonu yok ama o kesik yarasının yazın dünyasından bize kalan bir iz olduğunu düşündürdü yukarıdaki alıntı. Bazen gündemi bazen seviyi bazen korkuları yazsak da aslında her anımızda bizden bir parçanın kelimelerle ifadesini, geleceğimize dair umut ya da umutsuzluğun izahını, daha iyi bir güne ulaşacak ihtimalleri yazıyoruz. Yazdıkça daha az hissediyor değiliz sorunlarımızı ama onların hayatımızın içindeki eşliklerine pencere kenarı bir koltuk sunuyoruz. -biraz pahalı.-
Üretmenin gücüne olan inancımı her gün yeşerten en önemli konu da üretilen ne olursa olsun istikrarlı bir üretim yapmanın hem zihnen hem de duygusal olarak katkısını çok hızlı şekilde göstermesi. Uyanmanın getirdiği sorumluluk hissine ne kadar bizden parçalar yükleyebilirsek o kadar hakkımız olan bir güne uyanmaya başlıyoruz. Bizi biz yapan şey sadece dilimizdeki, zihnimizdeki değil eylemlerimizle kendimize gösterdiğimiz irade gücü aslında. Sürekli kaybettirilmeye gayret edilen dikkatimiz ve irade yönetimimize karşı alabileceğimiz en büyük önlem ve kurtarıcı eylem de sürekli bizim için yaptığımızı bildiğimiz üretimler. Buradaki üretimiz yalnızca sanatsal ya da mesleki anlamda değil gerçek ve hatırlanabilecek bir sanatsal tüketim; her gün etrafımızdakilerin bilincinde olarak yürüyerek aslında etrafımızda olmayan, yalnızca bizim için gerçek olan bir çevre üretmek, aynada zihnimizdekileri dilimize getirerek soyutu üretmek. Tüm bunların mümkünlüğü ile gerçekleşen her günümüz geleceğe karşı değil güne ve an’a karşı gerçekleştirdiğimiz en büyük adım oluyor.
Bazen insan ezberlediğinde de kaybolur.
Bülent Ortaçgil’in Oyuna Devam Albümü Yorumu – Ali Kalk
Alıntının hem öncesi hem devamı çok ama çok anlamlı. Ve gerçek bir bütün. Ama bir bölümünü tercih ederek diğer alıntılarda da olduğu gibi metinlere biraz daha merak unsuru bırakmak istedim. İnsanın en çok bildiği ve emin olduğu noktalardan kaybolması, uzaklaşması ve yeni noktalara adım atması özel bir özgürlük alanı demek. Hatta bu yalnızca kişinin değil yüzlere ulaşmış olan yapıların yeni süreçlere, daha da riskle adım atmasına karşı rahatlatıcı bir cümle. Bizden olan ve sürekli hale gelmiş herhangi bir olgudan kaybolabiliyorken yeni adımlara karşı cesaretsizliğin herhangi bir anlamı olmuyor. Yeter ki bırakıp adım atmaya emin olunsun.
Kişisel olarak insanın büyüdüğünü hissetmesi ve bunun yaş ile değil de yaşanılanlarla ilgili olduğunu görmesi sadece çevresinden değil kendisinden de kaybolduğu anları doğuruyor. Hepimiz için aynı dünyanın kurulduğunu biliyorken pek çok noktadaki adaletsizliklerin bireysel olmadığını, zorlu ve hayallerin uzak olduğu yaşam dönemlerinde olmanın yalnızca bize özel değil aslında dünyanın çoğunluğu için mümkün olduğunu görmek bizim için kaybolmayı biraz daha zorlaştırıyor neyse ki. Hayatımızda belki de kaybolmayı kaldırmayacak tek olgu biziz ve buna rağmen bazen anlık bazen çok daha uzun süre bizden bağımsız bir yaşantının kabulü ile kaybolabiliyoruz. Kurtulmak gerekli mi yoksa bu da çözüm yollarından biri mi bilmiyorum. Kaybın yansımaları her zaman olumsuz ve yorucu olmayabilir. Bulunacak bir kaybın hiç kaybolmamaktan daha iyi olduğu bir yaşamın içindeyiz.
Tüm bunlarla beraber kişinin kaybolmasına engellerden biri de üretim. Hep aynı yer ile alıntının paragrafını kapatıyorum farkındayım ama tüketmeye başlayacak biri olarak daha çok üretim her zaman mutlu eder. -eyvallah.- Yalnızca kendimizi anlatmak üzere değil bazen toplumsal hafıza -ki bizim toplumun çok ihtiyacı var.- bazen yalnızca bize özel hissettiren bir şarkı ya da olguya karşı üretimle onu anlatmak aslında bizim de anlamamızı sağlıyor. Bir tiyatro metninin zihnimizde edindiği yer sadece yazarın ve sahneleyenin bıraktığı ve anlamlandırdığı değil bizim yaşadıklarımızın sonucu anlamlandırdığımız hali. Metnin bağlamı ne olursa olsun bizdeki yansımasını yıllar öncesine de düne de bağlayabilir ve kaybolduysak yola dönmeyi kaybolacaksak da yoldan çıkmamayı sağlayabilir.
Ne zaman kaldıramayacak hale gelip göğe yükselirim bilmiyorum.
Ulaşmak Yetmedi – Arife Vildan Bakar
Yüz sayı! Niceleri için onlarca genç. Gençlerin sesi olmaya devam edecek bir dergi. Genç hissedenlere de kapısını hep açacak olan. Sizleri okumak, görmek, hissetmek ve tüketmek çok keyifliydi. Eminim daha da keyifli olacak. Yolumu anlamlandıran birkaç detaydan biri olarak veda, yolculuğa çıkacaklara güzel bir merhaba.
Ben de bilmiyorum Arife. Yaşamın ve kendimin yükü ancak bulutlarda dökülecek yağmurlarla taşınabilir halde. Ve sıradan bir vatandaşım sadece. Ne eksik ne fazla. Gök ve yerin arasında bir yerde oldukça huzurluyum. Ancak ikisi için de pek emin konuşmamış geçmiştekiler. Şimdikiler için de fazla formül. Matematikle aramın iyi olmadığı gibi inançlara ayırdığım vakit oldukça fazla. Yağmur her yağdığında ayrıldığı bulut mu yoksa ulaştığı toprak mı olacağım bir de? Yoksa damlanın kendisi mi?
Ezcümle; yüzlerimiz yüzünüze ulaştı, kimi zaman gülümseme ile kimi zaman hüzünle. Gururla. -daima.-