Bir varmış bir yokmuş.
bir varmış bir yokmuş.
bir varmış bir yokmuş.
bir varmış ama bir yokmuş.
bir varmış bir yokmuş.
bir varmış da bir yokmuş.
bir varmış ya bir olsaymış.
bir varmış bir yokmuş.
bir varmış, o da birliğinden şüphe edermiş.
bir varmış üç görmüş.
bir varmış dört yaşamış.
bir varmış bir yokmuş.
bir varmışa bir yokmuş demek ne haddime.
bir varmış bir yokmuş.
birin varlığında değil yokluğunda hattım.
bir varmış bir yokmuş.
bir varmış bir yokmuş.
bir varmış gibiymiş bir yokmuş.
bir varmış bir kaybetmiş.
bir varmış bir yokmuş.
bir varmış, birliğine inanmasan da varsın.
bir iyi ki varsın.
bil. varsın. bil. yoksun. bil. var ol. bil. sanıldığından çok sevilirsin. bil. ayıp değil çocuk kalmak. bil. korkma benden. bil. yaşamıyorsun. bil. yaşa artık. bil. seni seviyorum. bir.
bir varsın bir yoksun.
bir, tüm hikaye bu.
bir varmış bir yokmuş.
Bir Varmış.
Bir varmış bir yokmuş.
“Yekparandeh” adlı birisi varmış. Yekparandeh, Kuh adasında ada sakinleri ve biraz da kendisi için yaptığı sarayında yaşarmış. Yekparandeh ilginç biriymiş. Sanat ve edebiyatla fazlasıyla ilgili, kalbi dışarı açık biri olarak anlatılırmış. Hem fiziksel olarak hem de duygusal olarak ona dokunmak ve sarılmak keyifli ve yumuşakmış. Şaka yapmasına gerek kalmadan, kahkahalarıyla insanları güldürebilirmiş. Fazla hayal kurar, fazla rüya görürmüş. Aynı zamanda yaşadığı sarayına bayılırmış, ordan dışarıya da pek fazla çıkmak istemezmiş.
Sarayın toplantı odası, mutfak gibi odalarının haricinde Yekparandeh’in kendine özel 3 tane daha odası varmış. Bu odalardan ilki herkese açık “misafir odası”ymış. Yekparandeh’in bu odasında; eğlenceli kutu oyunları, futbol topu, televizyon ve bol bol kitap tarzında eşyalar varmış. İkinci oda, kendine özel tuttuğu odaymış. Defterler, yatak, müzik aletleri, uyuyamadığı geceler rahat uyumasını sağlayacak haşhaş bitkisi, ilaçlar, kalemler ve hediyelerin olduğu “Yatak Odası”ymış. Üçüncü odasında ise ne olduğunu kimse hatta kendisi bile bilmezmiş. Bazen uyuyabildiği gecelerde rüyasında (belki de düş sandığı gerçeklikte) o odaya girdiğini görürmüş. O odanın içinde de 3 farklı karakter yaşarmış. O odanın adı “Düş Durağı”ymış.
Bu 3 karakterden birinin adı Niyaz adında tatlı mı tatlı bir kız çocuğuymuş. Bir diğeri kendiyle tıpa tıp benzeyen Yekpare adında birisiymiş. Yekpare ile Yekparandeh’in karakterlerindeki ana fark; Yekpare sosyal olarak güçlü bir lidermiş fakat duygularından bahsetmekte epey bir kötüymüş. Konu duyguları olduğu anda kaygılanmaya başlarmış. Yekparandeh ise tam tersi; sosyal olarak iyi olmayan fakat duygularını çok iyi tanıyan ve anlatabilen biriymiş. Bir diğeri de Zakmi’ymiş. Zakmi, kocaman, boyu Yekparandeh’in boyundan uzun bir kargaymış.
Bir gün sarayda uzun zamandır yaşanmamış bir şey yaşanmış: Saraya aynı zarfın içinde; 4 tane mektup gelmiş. Bu mektuplar ressam, yazar, müzisyen ve din kadını tarafından gönderilen ziyaret talebi mektuplarıymış. 4 misafir haftaya aynı gün, farklı saat aralıklarında ziyarete gelmek istediğini belirtmiş. Yekparandeh ise insanlara duyduğu özlemden dolayı hemen onay mektubunu yazıp gelecek misafirlere postalatmış.
(Buluşma’dan Önceki Gece)
Yekparandeh buluşmanın öncesindeki gece bir türlü uyuyamamış. En sonunda da gözlerini açmış. Kolay uyumak için haşhaşlarına uzanacakmış ki haşhaşların üzerinde kocaman bir hamam böceği görmüş. Uyku için bulmaya çalıştığı çözümü bi anlık korku ile unutuvermiş ve böceği öldürmek için yatağından kalkmış.
Böceği direkt eliyle öldürmek için haşhaşların üstüne sertçe vurmuş fakat böcek hızlıca haşhaşların üzerinden yere atlayıp koşmaya başlamış. Yekparandeh böceğin peşinden koşmuş, böcek de kaçabildiği kadar hızlıca kaçmış. Kovalamaca devam ederken böcek yekparandeh’in rüyalarında girdiği odaya girmiş.
Yekparandeh hiç düşünmeden odanın kapısını açıp böceği öldürme niyetiyle odaya girmiş. Odaya girdiğinde yerde böceği ararken birden 4 insan ayağı ve 2 sivri pençesi olan kuş ayağı görmüş. Karşısında rüyalarında gördüğü 3 farklı karakter varmış. Bu karakterleri daha öncesinde hiç aynı anda tek bir rüyada görmeyen Yekparandeh korkudan donakalmış.
————-
(Niyaz: Kız Çocuğu
Yekpare: Yekparandeh’e benzeyen biri
Zakmi: Büyük karga)
—————
Niyaz tam “Hoş geldin Yekparandeh.” diyecekken Zakmi Niyaz’ın sözünü kesmiş.
Zakmi: Hoşgeldin Yekparandeh, tam zamanında geldin aslında. Yarın misafirlerimizi ağırlayacağız. Yarın sen burada kalacaksın, Yekpare senin yerine geçecek.
Yekparandeh titreye titreye karga Zakmi’nin sağ kanadının altına girmiş. Zakmi, tırnaklarını tehditkar bir şekilde Yekparandeh’e batırarak kanadıyla onu bedenine doğru çekmiş. Bu sırada Yekpare kapıdan dışarı çıkmış.
Sabah olduğunda Yekparandeh’in yattığı yatakta uyanan Yekpare’ymiş. Beden olarak hiçbir farkları olmadığından bunu kendileri ve biz (okur ve yazar) hariç kimse anlayamazmış. İlk buluşma 19.00’da Ressam ile gerçekleşecekmiş. Bundan dolayı Yekpare kendine ait misafir odasına, Yekparandeh ve Niyaz’ın yaptığı resimleri asmış. Ressamın etkileneceğini düşünerekten de resimleri astıktan sonra onlara bakıp gülümsemiş.
-Buluşma Saati
Tam 19.00’da sarayın kapısı çalmış.
Yekpare:Merhaba hoş geldiniz Ressam Bey. Nasılsınız?
Ressam: Merhaba Yekparandeh, iyiyim sen nasılsın?
Yekpare: İyiyim ben de Ressam Bey. Teşekkür ederim içeri geçebiliriz istersen.
Yekpare, ressamla misafir odasına kadar eşlik etmiş.
Yekpare: Neden gelmek istedin Ressam Bey? Daha doğrusu neden gelmek istediniz.
Ressam: Öncelikle bana bey demene hiç gerek yok. Ressam ünvanı yeterdir benim için (Ressam hafif gülmüş). Seni merak ediyorum Yekparandeh. Gelmemdeki asıl niyetim bu. Resimlerin halk üzerinde büyük bir etki uyandırıyor. Bu etki ve resimlerin üzerine yapılan tartışmalar beni etkiledi. Son zamanlarda resimlerimi yaparken sıkışmış hissediyorum. Resimlerimin, sınırlı bir kağıt parçasından sonsuzluğu açılmasını isterken onları daha da kısıtlıyor ve kısırlaştırıyorum. Seninle hiç tanışmamış olsam da köy halkından nasıl biri olduğunu dinledim. Konuşmam gereken insanın da tam olarak sen olduğunu dinlediklerim sonucunda anladım.
Yekpare kendi hakkında konuşulduğunu duyduğuna mutlu olmuş. Göğsü koca koca kabarmış. Ve hemencecik merakına yenik düşerek sormuş:
Yekpare: Ne anlattılar sana?
Ressam: Çok iyi bir sanatçı olduğunu, delilik ve aklın arafında dans edebildiğini anlattılar. Sonsuz gökyüzünü, hayali bir tavanla sınırlayabildiğini; sonu olan yolları sonsuz kadar yürüyebildiğini anlattılar. Bu anlamda sanata nasıl baktığını merak ettim. Bir resmi yaparken neler düşündüğünü…
Yekpare daha önce hiçbir sanat eserine bakıp düşünmemişti. Yalnızca onlar güzel veya çirkindi. Bu sebeple de ressamın merakını gideremeyeceğini o anda anlamıştı. Karşıdakinin sorularına cevap bulamayacağından elleri terlemeye çabucak başlamıştı. Cevap olarak bir şeyler uydurmalıydı ve bunları düşünmeye başladı. Yekpare’nin sessizliğinde ressam konuşmaya devam etti.
Ressam: Sanatın tanımını hayatımda çok düşündüm. En sonunda da “objektif görüntünün, öznel görüntüye dönüştürülmesi.” olduğuna karar verdim. Sana bir örnek verebilirim hemen. Hiç sevgilin oldu mu Yekparandeh?
Yekpare: Bir kere olmuştu. Birden çok olmuştu aslında ama bir kere diye bilinir.
Ressam: O kadının yüzünü düşün. O kadının yüzünü düşünürken gördüğün yüz o kadının yüzüyle aynı değildir. O kadının aklındaki yüzünü kendine göre resmederken, ortaya çıkan şey asla ama asla aynı yüz değildir. Bana göre de sanat budur. Anlatılanlara göre sen bunu kendi hayatında yaşarken gerçekleştirebiliyormuşsun. Etkileyici rüyalar görüyormuşsun. Rüyalarımızın her biri görsel bir eserdir. Anlattığım dönüşümün en net örneğidir. Sen nasıl rüyalar görürsün bunu da merak ediyorum.
Yekpare: Ben rüya görmüyorum. Ben hep gerçekleri görüyorum. Ne varsa o. Sana gördüğüm resmin gerçek olmadığını, rüya olduğunu anlatmış olabilirler. Ama bu kocaman bir yalandır. Rüya ile işim olmaz.
Ressam: Rüya görmeyen insan olmaz derler Yekparandeh. Bu duyduğum şey oldukça olağandışı. Normalden farklı olduğunu biliyordum. O zaman bana çevrende gördüklerini ve onlara bakarken hissettiklerini anlatır mısın?
Yekpare: Ressam sana anlatabileceğim pek de bir şey yok. Senin gördüğün şey ile aynı şeyi görürüm. Eğer bir şey orada varsa mutlu olur, yok ise üzülürüm. Bir şey güzelse ağzım sulanır, çirkinse aşağılarım. Benim olayım budur.
Yekpare’ye sorulan sorular kalbinin sıkışmasına sebep olmuştu. Yekpare hislerini anlatamıyormuş. Hisleri yokmuş belki de hislerini yaratamıyormuş. O yalnızca kendi benliğini resmetmeyi severmiş. Hisleri anlatmak Yekparandeh ve Niyaz’ın işiymiş.
Yekpare lavaboya gidip geleceğini ressama söylemiş. Odadan hızlıca çıkmış. Koşarak rüyalarda gidilen Düş Durağı’na gitmiş. Odaya girdiğinde ise koca karga Zakmi onu karşılamış.
Zakmi: Burada ne arıyorsun? Önemli buluşmamız başlamış olmalıydı. Sen korkuyorsun. Yoksa buluşmada bir hata mı yaptın?
Yekpare: Hayır hayır hayır. Ben hiçbir şey yapmadım. Ressam geldi. Benimle sanat ve hisler üzerine konuşmaya çalıştı. Ben bu konuda beceriksizim. Adamın sorduğu sorulara cevap veremiyorum. Yekparandeh uğraşsın onla. O iyi anlıyor hislerini açmaktan.
Zakmi: Yekparandeh! Çabuk gel buraya ve hazırlan. Yekpare hızlıca olanları Yekparandeh’e anlat ki değiştiğinizi anlamasınlar. Sonra da Yekpare bana konuştuğunuz her şeyi anlatıyorsun. Neler oldu, neler sordu sana?
Yekparendeh her şeyi dinledikten sonra kapıdan dışarı çıkmış. O sırada, Düş Durağı’ndaki küçük kız Niyaz, Yekpare’nin bu terli ve korkulu haline üzülmüştü. Yekpare’nin yanına yaklaşıp ona iyi olup olmadığını sormak istemişti fakat Zakmi sol kanadı ile Niyaz’ı geri ittirdi. Yekpare’yi bir köşeye çekip onunla fısır fısır konuşmaya başladı.
-Yalnız Çiçek
Yekparandeh, Düş Durağı’nın kapısından çıkıp ressamın yanına gelmişti.
Ressam: İyi misin Yekparandeh?
Yekparandeh: İyiyim ressam. Kusuruma bakma, dün buluşma heyecanım nedeniyle pek iyi uyuyamamıştım. Bugün de pek iyi hissetmediğimden seninle iyi iletişim kuramadım. Benden ne istediğini daha bir daha açıklar mısın?
Ressam: Hislerini merak ediyorum Yekparandeh. Sen büyük bir sanatçısın. Gördüklerini senden başka kimse göremiyor. Çizdiğin onlarca çiçek, adamızda hiç açmamış çiçekler. Hatta bir kısmı dünyada dahi yok. O çiçekleri bana anlatmanı istiyorum. Tüm bu yaratım senin içinde varken dünyayı bunlardan mahrum bırakamazsın. Yalvarırım anlat bana.
Yekparandeh: Tamam ressam anlatacağım. Çiçeklerden girdin, ordan devam edeceğim. Ben tanrının penceresindeki pencere önü çiçeğiyim. Sokakta koşuşturan çocukları görürüm; çocukların sevdiği çiçekleri, sevdikleri kız için kopardıkları çiçeklerin her birini görürüm. O çiçekleri anlarım hatta kimisinin güzelliğinden ve kokusundan etkilenirim kendi benliğime alırım. Ama ben yaşamam. Yalnızca içimdeki yapraklarımı beslerim. Benim görevim budur: yaşatmak. Yaşayan güzel bir kızım var. Benim görevim onu yaşatmak ve korumaktır. Bana da resim yapmak bu gibi gelir. Çevremden topladığım kokuları, müzikleri ve insanları kendi çanaklarımda renklere dönüştürürüm. Sonrasında da onu küçük kızıma hediye ederim. Resim yaşatmaktır. Başka bir soru sorma lütfen. Yorgunum yatacağım biraz. Cevabım kısa ve açıktır ressam. Yüzünden anlıyorum. Yaşatmak ile yaşamak arasında kalmışsın. Alın çizgilerin ise o araf. O arafta yaşamalısın. Hatta belki yaşatmaya daha çok değer vermelisin.
Ressam Yekparandeh’e konuşmaları üzerine teşekkür etmiş. Ona cebinden çıkardığı, Yekparandeh’e özel çizdiği Sümbül çiçeği resmini hediye etmiş ve saraydan ayrılmış.
-Yalnız Kuş
Yekparandeh, ressam saraydan ayrıldıktan sonra yatak odasına geçip yatağına uzanmış. Ressam ile konuştuklarını düşünmüş. Ona verdiği cevapları, kendisinin tanrının pencere önü çiçeği olmasını düşünmüş. Tüm bunları düşünmeye devam ederken misafir odasına bir misafirin habersiz girdiğini duymuş. Hemen yatağından kalkıp odaya doğru ilerlemiş.
İçeride bir adam duruyormuş. Yekparandeh adama kim olduğunu sormuş. Yeni gelen bu adam, yazarmış.
Yekparandeh: Hoş geldin yazar. Hep böyle kapıyı çalmadan mı girersin gittiğin evlere?
Yazar: Kusuruma bakma Yekparandeh. Ressam’ı çıkarken gördüm. Bana içeride olduğunu söylediğinden dolayı burada olacağını düşündüm.
Yekparandeh: Önemli değil yazar. Sen neden gelmek istedin?
Yazar: Kelimelerinle insanları nasıl bu kadar etkileyebildiğin bilmek, senden dinlemek isterim. Herkese aynı duyulan kelimelerle nasıl böylesine oynarsın, onları evirirsin? Yazdığın kitaplar köy halkı tarafından her gün konuşulur, tartışılır.
Yekparandeh: Anlattıklarım içimdekilerdir yazar. İnsan kendisini çevrendekilerine benzediğini sanar. Oysa insanın çevresi kendisine benzer. Gördüğün ağaca benzemezsin, o sana benzer. O senin içindedir. Benim yaşadıklarım da senin yaşanmışlıklarını kapsar. Bunlara saygı göstermek benim özel gücüm. Sana dokunmak için gösterdiğim ek bir çaba yok yani. Yalnızca çevremin yaşadıklarını “ben”leştiriyorum. Benim hayatıma kabul ediyorum.
Yazar: Kimseyle konuşmadığını sanırdım. Kendinle beraber nefes alır, sigaranı yalnız içersin diye bilirdim.
Yekparandeh: Yazar, anlattıklarımı bir daha düşün. Senin hayatın, benim hayatımın içinde. Sence, neler yaşadığını görmem gerekir mi? Özgür bırak ruhunu, gezinsin hayatlar içerisinde. Uçsun küçük kargalar gibi. Bir de o kadar da yalnız değilim. Arkadaşlarım var benim. Onlarla konuşurum arada. Kimse tanımaz onları, bana özeller. Küçük bir arkadaşım var mesela. Çiçekler verir bana. O çiçeklerin hikayelerini yazarım.
Yekparandeh, anlattıklarından sonra ufak bir nefes almış. İçine çektiği ikinci nefesten sonra yazardan kısa bir süre içeri gitmek için izin almış. Kendisinin özel odasından bir dal sigarasını alıp yazarın yanına geri gelmiş. Geldiği gibi de konuşmasına devam etmiş.
Yekparandeh: Arkadaşlar yazmak için çok önemlidir yazar, bu konuyu asla unutma. Benim dost diyebileceğim bir arkadaşım var. Küçük, güzeller güzeli bir kız çocuğu…. Benim öz kızım değildir ama kızım sayarım onu. Köksüz, topraksız, ebeveynsiz bir kızdır. Kızımdan öğrendim ben başka hayatların varlığını, başka hayatların keşfedilebileceğini.
Yazar: O kızı bana biraz daha anlatır mısın Yekparandeh? Neler yazdırır o kız sana?
Yekparandeh: Kızımın adı Niyaz. Farsça da “muhtaç” ve “dua” anlamına gelir. Adını Zakmi’nin hikayesinden alır.
Yazar: Nedir Zakmi’nin hikayesi?
Yekparandeh: Bir kuş varmış yazar. Adı Zakmi imiş. Bir gün, Zakmi, karısı Afet ve kızı Niyaz, yaşadıkları adaya gelecek fırtınadan kaçmak için yola çıkmışlar. Yolda kızları Niyaz ciddi bir hastalık geçirmiş. Bundan dolayı üçlü planladıkları kadar hızlı gidememeye başlamışlar. Niyaz için her saat başı durup, onunla özel olarak ilgilenmeleri gerekiyormuş. Eğer süreç bu şekilde giderse, 3’ü de fırtınada ölüp gideceklermiş. Bu durumun farkında olan Zakmi, karısı Afet’e yola tek devam etmesini söylemiş. Zakmi Afet’e, Niyaz’la tek başına ilgilenebileceğini; bu şekilde devam ederlerse üçünün de beraber öleceğini anlatmış. Zakmi’nin karısı Afet, başta bu teklifi kabul etmemiş olsa da en sonunda durumu kabullenmiş ve yola tek başına son sürat devam etmek zorunda kalmış. Niyaz ile ilgilenen Zakmi de yakınlarındaki Kuh adasına, yani yaşadığımız adaya gelmiş. Hikaye böyle devam eder.
Yazar: Zakmi ve Niyaz’ın akıbeti peki, ne olmuş onlara?
Yekparandeh: Zakmi tüm çabalara rağmen Niyaz’ı kurtaramamış. Sarayımın atlında bir mağaranın içinde olan Niyaz’ın mezarı varmış. Zakmi ömrü boyunca o mezarı terk edememiş ve hala hayatta olduğu düşünülürmüş. Kimine göre Zakmi bir kuş değil gerçek bir insanmış. Zakmi öldükten sonra kendi bedeni içinde bir çok kişilik oluşturmaya başlamış. Niyaz da onlardan birisiymiş.
Yekparandeh, biraz nefeslenip konuşmasına devam etmiş.
Yekparandeh: Her neyse, Niyaz’ın ismi burdan gelir yazar. Sonrasında da yazdığım yazılar, okuduğum masallar; Niyaz’ın gözyaşlarının anlattığı yazılardır. Su akar yolunu bulurmuş. Ben de o gözyaşlarına yolunu bulması için izin verdim. Gözyaşları ise kelimelere dönüştü. Yazar olmamı o kız sağladı. Ben de onu anlatırım, borcumu öderim.
Yazar: Zakmi’yi hiç gördün mü peki?
Yekparandeh: Hayır yazar. Bu kadar konuşmak yeter bence. Ne dersin?
Yazar, Yekparandeh’e teşekkür etmiş ve saraydan ayrılmış. Yekparandeh yatağına uzanmış. Tam uykuya dalacakken yanağında gezinen bir şey hissetmiş. Eliyle sertçe yanağına tokat atmış ve yataktan kalkmış. Bir hamam böceği oda içerisinde geziniyormuş. Yekparandeh hamam böceğini öldürme niyetiyle onu kovalamış. Hamam böceği ise hızlıca kaçıyormuş. Hamam böceği Düş Durağı kapısının altından girmiş. Yekparandeh kapıyı açmaya çalışmış ama kapının önünde ağır bir şey varmış. Kapı açılmıyormış. Kapının ardından Zakmi’nin bağırış sesleri ve Niyaz’ın ağlama sesleri geliyormuş.
-Yalnız Kız
Sesleri duyan Yekparandeh kapıyı açmak için kapıyı daha da sert itelemiş. En sonunda kapıyı açabilmiş. Kapı açıldığı gibi Niyaz, Düş Durağı’ndan dışarı kaçmış. Zakmi, Niyaz’a içeri geri gelmesi için çok ama çok gürültülü bir şekilde bağırmış. Niyaz, bir anlık arkasını dönmüş ve ağlayarak Yekparandeh’in yatak odasına doğru koşmuş. Niyaz’ın arkasından bakan Yekparandeh, gülümseyerek Düş Durağı’na girmiş.
Niyaz, yatak odasında masanın altına saklanmış. Tir tir titriyor, sesli bir şekilde derin nefesler alıp veriyormuş. Etrafını gözlemliyor, gözlerini gıdıklayan yaşları içine doğru itiyormuş.
Niyaz yatak odasını inclerken misafir odasından bir piyano sesi gelmeye başlamış. Niyaz kulağını yatak odası ve misafir odası arasındaki duvara dayamış. Piyanodan çıkan ses daha öncesinde Niyaz’ın duyduğu hiçbir piyanoya benzemiyor, çalınan armoni Niyaz’ın duyduğu hiçbir şarkıya benzemiyormuş. Piyano çalınmaya devam ettikçe, Niyaz hissettiklerini maddi dünyada bırakmış. Gözlerini kapamış, duvara parmaklarını vurarak ritim tutmaya başlamış. Bir süre sonra Niyaz mı piyanonun sesine ritim tutuyor yoksa pianoyu çalan kişi mi Niyaz’ın ritmine ayak uyduruyor anlaşılamaz hale gelmiş.
Niyaz ritim tutmaktan artık parmakları acımaya başladığı zaman ritim tutmayı bırakmış. Ritim tutmayı bıraktığı anda da piyanist piyanosunu çalmayı bırakmış. Niyaz ritmi bıraktığı anda müziğin durmasını hiç garipsememiş. O an kendisinin de fark etmediği bir şekilde, piyanoyu birinin değil de ilahi bir gücün onun için çaldığına içten içe inanmış. Misafir odasından Niyaz’ın olduğu duvara yaklaşacak şekilde adım sesleri gelmeye başlamış. Adım sesleri duvara yaklaşmış ve Niyaz’ın tuttuğu ritmin aynısını duvarda çalmış. “Ta-…-Ta, Ta-…-Ta”.
Niyaz, masanın altından kalkıp hemen misafir odasına koşmuş. Odada gözlerini kapayıp duvarda ritim tutan; esmer, güzel mi güzel, kahverengi saçlı küçük bir kız çocuğu varmış.
Niyaz: Merhaba… Sen de kimsin?
Müzisyen: Merhaba, ben köyün müzisyeniyim. Yekparandeh yok mu?
Niyaz: Senin adın ne?
Müzisyen: Adım Ceylin, senin adın ne?
Niyaz: Merhaba Ceylin. Ben Niyaz. Yekparandeh burada yok. O Düş Durağı’nda. Ama sen oraya giremezsin. Neden Yekparandeh’i arıyorsun?
Ceylin: Ben aslında Yekparandeh’i aramıyorum. Ruhumu arıyorum. Benim annem bir din kadını. O bana sürekli “Ruhun seni çağırıyorsa onu takip etmelisin.” derdi. Ben ne demek istediğini tam olarak anlamadım ama yine de ruhumu hissetmeye çok çalıştım. Onunla konuşmayı öğrenmek istiyorum. Fakat bir türlü onu bulamıyorum. Bundan birkaç ay önce bu saraydan köyümüze doğru bir müzik sesi geldi. Ben ondan çok etkilenmiştim. Benim içimde yani sanki ruhumda bir müzik çalma isteği oluştu. Piyanoya da ilk defa bu sayede başlamış oldum. Beni müziğe aşık eden insanı arıyorum.
Niyaz: O müziği ben çalmıştım. (Niyaz çocuk kahkahalarından birini atarak, konuşmasına güleç bir şekilde devam etmiş.) Müziğimin birini bu kadar etkileyeceğini düşünmemiştim. Yekparandeh bana da ruhlardan bahsetmişti. Hatta adımın anlamı da ruh ile konuşmak demekmiş yani “dua” imiş. Dua ederek insanlar ruhu ile konuşuyormuş. Sen de dua etmeyi deneyebilirsin.
Ceylin: Dua nasıl edilir ki?
Niyaz: Herkesin kendine göre bir yolu var. Mesela benim dua etme yolum müzik yapmak. Yekparandeh bana demişti ki, ben müzik bestelemeye çalışarak ruhumu çağrırmışım; ruhum da kendi sesini müzik ile anlatırmış.
Ceylin: O zaman yaptığın müzik ruhunun sesi mi?
Niyaz: Evet evet. Seni piyanoya başlatan benim ruhumun sesi olabilir aslında.
Ceylin, sessizliğe boğulmuş. Ceylin’i etkilediğini gören Niyaz’da konuşmaya kısa bir nefes molasından sonra devam etmiş.
Niyaz: Ben çok müzik yaparım. Ama bence müzik sadece bir enstrümanla yapılmak zorunda değil. Mesela pastel kalemlerle bir şey çizerken kalemin çıkardığı ses her zaman bana bir orkestradan daha güzel duyulur. Ruhunun bir sesi beğendiğini nasıl anlarmışsın biliyor musun?
Ceylin: Hayır Niyaz, nasıl?
Niyaz: O şey sana evin gibi hissettirirmiş. Bazen bir şiir evin gibi hissettirirse o şeyi aslında sen değil ruhun beğenmiştir yani. Yekparandeh yazı yazar mesela. O’nun yazdığı kelimeler Yekparandeh’i evinde gibi hissettirir. Kendi yazdıklarını o yüzden çok sever. Aramızda kalcağına söz verirsen sana bir şey daha söylerim.
Ceylin: Söz veririm Niyaz.
Niyaz: Dua etmeyen veya kendi dua etme yöntemini aramayan insanlar sen dua edince sana kızabilirler. Benim bir arkadaşım var, adı Zakmi. Çok zor zamanlar geçirmiş hayatında fakat hiç dua etmemiş. Hep ruhuna kızmış. Sonra ruhu da bir köşeye saklanmış. Zakmi de kendini hep yalnız hisseder bu yüzden. Aslında onun da yanında bir ruhu var fakat ruhu bile ondan korkar olmuş. Sakın dua etmeyi, ruhunla konuşmayı unutma. Senin annen gibi benim de Yekparandeh’im var. O benim yanımda olmasaydı kim bilir ben de Zakmi gibi olur…
Niyaz konuşurken, misafir odasının kapısına biri iki kez tıklatmış. “Ta-…-Ta” Niyaz arkasına dönüp kapıya bakmış. İnce uzun bir kadın Niyaz ve Ceylin’e doğru bakıyormuş.
-Afet
Niyaz daha kadının kim olduğunu soramadan Ceylin konuşmaya başlamış.
Ceylin: Anne sen nereden çıktın?
Afet: Kızım senin ne işin var burada?
Ceylin: Bana ruhunu takip et demiştin. Saraydan gelen müzik sesi hayatımı değiştirdi. Belki burada bir şeyler bulabilirim diye düşündüm. Bak bu Niyaz. Onunla tanış. Hayatımı değiştiren müzisyen, ta kendisiymiş.
Afet: Aferin kızım benim. (Niyaz’a dönerek) Merhaba Niyaz. Ne kadar da güzel bir ismin varmış. Benim adım da Afet. Tanıştığımıza çok sevindim. Niyaz, sen Yekparandeh’in nerede olduğunu biliyor musun? Geleceğimden haberi olmalıydı.
Niyaz: Merhaba Afet teyze. Yekparandeh sarayda ama şu an onu göremezsin. Neden onu arıyorsun?
Afet: Sana bunu söyleyemem Niyaz. Rica etsem Yekparandeh’i çağırabilir misin? Onunla konuşmam gereken önemli bir konu sebebiyle geldim.
Niyaz, Afet’nin ısrarı üzerine teklifini kabul etmek zorunda kalmış. Fakat tek başına Düş Durağı’na gitmekten korkuyormuş. Bu nedenle de Düş Durağı’na girerken, Afet’ten onun yanında olmasını istediğini söylemiş. Ceylin içeride beklerken. Afet ile Niyaz Düş Durağı’nın kapısının önüne gelmiş.
Niyaz kapıya tıklatmış. İçeriden hiç bir ses gelmemiş. Niyaz tekrardan kapıyı tıklatmış. Bu sefer kapı kendiliğinde açılmış. İçerisi karanlık sebebiyle hiç bir şekilde görünmüyormuş. Niyaz, “Beni takip et Afet.” diyerek, içeriye ilk adımını atmış. Afet de Niyaz’ın peşinden gelmiş.
-Bir Yokmuş
Belki bin adım belki daha da fazla hiçbir şey görmeden el ele dümdüz yürümüşler. Bir süre sonra, ikisi de arkalarından onları takip eden bir adım sesi duymuşlar. Afet, Niyaz’a bakarak,
Afet: Bu o mu Niyaz?
Niyaz: Hayır Afet. Bu Zakmi. Büyük saldırgan bir kuştur kendisi. Söylenenlere göre kendi kızını bile öldürmüş.
Afet: Ben geri döneceğim Niyaz. Sen yürümeye devam et. Kendine iyi bak.
Niyaz: Olmaz Afet. Zakmi tehlikelidir. Kaçalım beraber.
Afet: Israr etme Niyaz. Sen devam et.
Niyaz: Kendine dikkat et Afet.
Afet Niyaz’ın elini bırakıp geriye, ona doğru gelen adım sesine yürümeye başlamış. Karşısında hiçbir şey görmüyormuş fakat sesten Zakmi’ye yaklaştığını anlayabiliyormuş. Ses yaklaştıkça Afet’de korkmaya başlamış. Zakmi aralarında bir şeritlik yol kalacak kadar mesafeden (Afet bunu sesten anlıyor):
Zakmi:Sen kimsin kadın? Tanıdık kokun.
Afet: Afet.
Zakmi: Afet…Yaşıyorsun.
Afet: Yaşıyorum. Bir gün yanına geleceğimi biliyordun, değil mi?
Zakmi: Bir gün bile gitmeyeceğini biliyordum Afet.
Afet: İyi misin Zakmi?
Zakmi titremeye başlamış. Vücudunu taşıyan bacakları bir deprem edasıyla titriyormuş. Titreyen gagalarının arasını açmış, gözlerinden sular akmaya başlamış; bir süre sonra da gagasından da sular akmaya başlamış. Hüngür hüngür ağlamayan Zakmi yere düşmüş. Cenin pozisyonu alıp tüm karanlığı kaplayacak kadar sesli ağlıyormuş. Afet Zakmi’ye sarılmış.
Afet: Sakin ol Zakmi. Ben burdayım. Senin sayende. Bizim için.
Zakmi: Niyaz’ı kaybettim Afet… Niyaz’ım yok.
Afet: Beni buraya o getirdi Zakmi. Niyaz’ı içinde yaşatmışsın sen. Çok mutlu görünüyor orada o. En sevdiği adamın içinde yaşamaktan çok mutlu Zakmi.
Zakmi: Değil Afet. Korkuyor. O canlıyken onu koruyamadım. Şimdi içimde var iken ona işkence ediyorum. Benim yüzümden ölmesinden dolayı öfkeliyim Niyaz’a. Nefret doluyum ona.
Afet: Niyaz senden korkmaz Zakmi. Gözlerinden tanırım onu. Niyaz ile aramdaki bağa hayran kalırdın sen. Gördüm ben onu, korkmuyor senden. Sen ondan korkuyorsun gibi görünüyor daha çok. Küçük kızının seni anlamasından korkuyorsun.
Zakmi: Haklısın Afet. Onu koruyamadığımı anlayan tek kişi o. Ne kadar çaresiz olduğumu anlayan tek kişi o.
Afet: Öleceği kesin kızımızı neden geride bırakmadın Zakmi? Neden onunla beraber kaldın?
Zakmi: Son anının… Son anının mutlu geçmesini istedim. Çok sevdiği adama bir kez daha sarılabilsin istedim.
Afet: Niyaz, artık çok sevdiği adamın ruhuna sarılı. Bu çok daha kutsal fakat çok daha ağır bir yüktür. Ona iyi bakmalısın. Ona iyi bak Zakmi. Kendine iyi bak Zakmi.
Zakmi, içindeki Niyaz’a iyi bakmak niyetiyle kendine sımsıkı sarılmıştı. Kendine sarılırken öylesine sıkmıştı ki kanatlarındaki kemikleri kırılmaya başladı. Kırık sesleri de mağara duvarlarına çarpa çarpa tüm karanlıkta yankılanıyordu. Kanatlarının kırılmasından çıkan seslerden bir tanesi karanlığı aydınlatan ışığa, bir tanesi Zakmi’nin yüreğindeki aşka, bir tanesi Ceylin’in çaldığı müziğe dönüştü. Bir tanesi de bebeği kollarında ölmüş koca kartalı eski insan bedenine döndürdü.