Tas
Ağustos 3, 2020
Bir Varmış Bir Yokmuş Diye Başlar Masallar… Halbuki Hayat Da Öyle Değil Midir? Bir Vardır Bir Yoktur…
Ağustos 3, 2020

Yukarı

Yukarı bakmak geçmişi görmektir.

“Seyredilecek bir şey veya dinlenecek bir hikâye yoksa hayat çoğu zaman bir sıkıntıdır. Çocukluğumda bu sıkıntıya karşı ya radyo dinlenirdi ya da pencereden dışarıya, sokağa, gelip geçenlere, karşı apartman dairelerinin içine bakılırdı.”

Orhan Pamuk

 

Hiçbir zaman okullu biri olmadım pek, öğrendiklerimi tecrübe ile öğrendim çoğunlukla. Geçmişe, bu tecrübelere dönmekten keyif aldım hep, hatta zaman zaman bir bahanesini bulup geçmişte yaşamaktan zevk aldığım da oldu. Bahanelerim çoğunlukla bir fotoğraf, bir anı yahut da bir film oldu. Çocukluğumdan kanlı canlı bir parça taşıyormuş gibi duran Vizontele filmi mesela.Orada Deli Emin isimli bir karakter var. Emin annesini kaybetmiş ve onun yaşarken çok sevdiği bir şarkıyı radyoda her duyduğunda radyoyu kapıp annesinin mezarına yetiştirmeye çalışıyor. Emin radyo tamircisi. Bu sorunu da tamir etmenin bir yolunu buluyor nihayetinde, annesi ile ilgili sorunu tamir edemese de.

Ben de bu filmi ne zaman izlesem hikayeyi çok içselleştiririm. Sosyolojik, politik yahut ekonomik miydi sebebi  tam olarak bilememekle beraber,  benim çocukluğum da “doğal” yolla gerçekleşti. Etrafımızda uzanan dağlar ile sınırlıydı yaşamımız, okuryazarlık da epey düşük olunca, zamanın katlanılmazlığını atlatmak için geriye bir tek çıkar yol kalırdı: gökyüzü,hayal tahtamız. Güneşin tepemizde gürlediği kavruk yaz günlerinde, soğuk kış gecelerinde yahut topraktaki suyun buharlaşarak yuvasına döndüğü bir bahar günü koştururken olsun, ne zaman sıkılacak olsak yukarı bakardık, radyolar babalara hastı. Gündelik hayatın üzerine içilen bir sigara gibiydi. Ben 5 yaşlarında iken televizyonun hayatımıza girişi de bu alışkanlığı büsbütün değiştirmedi. Sonradan çocuklar erişemesin diye yapıldığını öğrenmem halen kabullenmediğim bir sebep, televizyonun odanın aşağısında, göz hizasında değil de yukarıya onun için yapılmış bir köşeye konulması. Köye ilk gelen televizyon yan komşumuzundu ve  yukarıdan kırmızı kırmızı bakardı bize kapalı bile olsa. Anneler, babalar bağlarda tarlalarda işleri ile uğraşırken bütün çoçuklar o evde toplanır hayatımızın ilk politik tecrübesini -izlenecek kanalı kararlaştırma- yaşardık. Sokakta kan ter içinde oynadığımız oyunun yeşil sahalarda oynanışı ile karşılaşmak, ekrana bir hüviyet kazandırmıştı bizim için…

2002, Dünya Kupası vardı. O güne kadar tanık olduğum en güzel şeydi benim için şüphesiz. İzleyebildiğimiz tek bir kanal vardı ve onda da maçlar yayınlanacaktı, evren bana göz kırpmıştı. Ekrana bakıyor olmanın en güzel sebebi belliydi benim için, İngiltere milli takım kaptanı ve herkesin sürekli çok yakışıklı demesine rağmen benim neden yakışıklı olduğunu anlamadığım adam: David Beckham. Topa vurarak onu istediği yere yollayan bu adama o kadar hayrandım ki herkesin aksine yarı finale ulaşan Türkiye’yi değil de İngiltere’yi tuttum ben. Sonrasında hayat ekranın içinde de dışında da hızla aktı benim için. İngitere’yi eleyen Brezilya’yı ise sonradan izlediğim dört Dünya Kupası’nda da tuttum, dört defa bu hüsrana tanık oldum. Bu yıllarda Türkiye’nin turnuvaya katılamıyor oluşu bu yıllarda her alanda yaşadığım etnik varlık problemine varmadı, varamadı neyse ki. Oldukça hızlı bir çağın, bir değişimin seyircisi oldum. Artık ne radyo kaldı ne de Dünya Kupası eskisi gibi. Her şeyi, geçmişte yaşanan her anı açıp yaşayabiliyoruz ve bir nevi görev bilinci ile olabildiğince anları kaydediyoruz onları yaşamak yerine. Bugün yaşıyor olsaydı Özdemir Asaf, renklerin bu kadar hızla kirleniyor olmasına o da hayret ederdi, ödü kopardı belki de.

Zamanla edindiğim yaşam görüşü ile beraber bir şehir kültürünün en nadide renk bulmasına, kırmızılara gönül versem de ezeli rakibin altın çoçuğu David Beckham hala çok özel bir oyuncudur benim için ve öyle olmadığını bilsem bile ilk izlediğim golün onun 2002 elemelerinde Yunanistan’a attığı serbest vuruş golü olduğunu düşünmekten haz duyarım. Bugün ne zaman bunalırsam, zamanın ağırlığı üzerime çökse yine yukarı bakarım ve bir kafede, bir barda ne zaman bir maç izlesem yukarıda konumlandırılmış bir ekrana bakarım. Benim için yukarı bakmak geçmişi görmektir.



Paylaşmak Güzeldir:

Muhammed Akaca
Muhammed Akaca
İstanbul Bilgi Üniversitesi Ekonomi öğrencisi. Kitap okumak ve dünyayı gezmek hobileri arasında değil, öğrendiği şeylerin çoğunu tecrübe ederek öğrenmiştir hayatta. Beşiktaş ve Liverpool taraftarıdır ve bu konuda espri kaldırabildiğini iddia eder. Sanatın ve sporun pek çok dalına ilgi duymakla beraber, İtalyan kültürüne de çok meraklıdır. Hayata dair beklentisi öncelikle keyif almak olan Muhammed, içimizdeki İrlandalı olduğunu söylemektedir. Arrivederci!!!