Battı Balık
Ağustos 8, 2018
Kahraman Olmak İstemez Misin?
Ağustos 8, 2018

Dekadans

Yaklaşık 2 dakikadır arka arkaya çalan telefonunu cebinden çıkarmaya tenezzül bile etmeden, evinin kapısını açtı ve antreye girdi. Sağındaki büyük ahşap vestiyere, uzun siyah paltosunu ve şemsiyesini astı. Ayakkabılarını çıkarmaya üşendi ve doğrudan yatak odasına geçti. Beyaz gömleğini ve krem rengi pantolonunu özensizce çıkardı. Odanın arka köşesindeki sandalyeye gelişigüzel fırlattı. İkisi de sandalyenin önüne düştü. Gidip yerden almayı canı istemedi. Ağır bir şekilde büyük kıyafet dolabını açtı. Bir süre askıdaki giysilere ve yan bölmedeki suratlara baktı. Sol baş ve işaret parmaklarını sertçe şakaklarına bastırdı, sağ eline aldığı soğuk bıçağı çenesinin köşesine soktu. Artık rutini haline gelen bu eylem canını acıtamıyordu. Yüzünün dikişlerini teker teker kopardı ve kafasından çıkardığı deriyi yavaşça diğer suratların yanına koydu. Bir süre yere damlayan kanını izledi. Bölmeden ifadesiz bir şekilde ona doğru bakan yüzü seçti ve yavaşça kafasına tutturdu. Solundaki boy aynasına yaklaştı ve aynanın yanındaki küçük askıdaki poşetin içinden iğne ve ipliği çıkardı. Özenli ve yavaşça 15 farklı noktadan yüzünü kafasına dikti. Kan kaybı son birkaç haftadakinden fazla olmuştu, hafif başı döndü, yatağa oturdu. Kafasını tekrar aynaya çevirdi, bir süre sessizce kendisini izledi. Neden sonra telefonunu hatırladı. Tekrar ayağa kalktı, sandalyenin yanına eğilip yerdeki pantolondan telefonunu çıkardı. Hiçbir arama bildiriminin olmaması onu hem şaşırttı hem de bir miktar canını sıktı. Son üç haftadır, iş dâhil olmak üzere kimseyle 3 kelimelik cümlelerden daha uzun bir diyalog kurmamıştı. Sevimsiz bir kişiliğe sahip olduğuna dair inancı her geçen günün akşamı daha da artıyordu fakat bir şekilde gecenin ortasında bu acısını unutuyordu. Ta ki her ertesi sabahın ilk ışıkları onu yatağında gafil avlayana kadar…

    Ayağa kalktı, mutfağa girdi ve televizyonu açtı. Bu sırada buzdolabından bir parça somon balığı ve kuşkonmaz çıkardı. Arkada okunan haberlere kulak kabartmaya çalıştı. Mecliste birbirlerine giren siyasiler, ekmeğe gelen zam, Trabzon’da kendi kendine elektrikle çalışan araba üreten vatandaş ve bilmem hangi futbol takımının hangi yeni transferi… Her gün aynı haberleri dinlemekten sıkılmıştı açıkçası. Bu sırada hazırladığı somonun üzerine az miktarda kuşkonmaz yerleştirdi. Tabağını aldı, kokladı ve doğrudan çöpe attı. Televizyonu kapattı huzursuz bir biçimde. Yine eline yüzüne bulaştırdığını düşündü yemek hazırlama işini, diğer her şey gibi. Antreye yöneldi. Askıdan paltosunu ve kasketini alıp çıktı dairesinden.

    Sokağa indiğinde etraf çok sessizdi. Yaklaşık 8 adım ilerisindeki hamamböceklerinden ve sol çaprazındaki ağaca sinmiş fareden başka hiçbir canlı varlık yoktu civarda. Soluna döndü. Sabahtan beri yağan yağmurun, şimdi eğimi takip eden sularını takip izleyerek meydana ulaştı. Ortadaki geniş mermer yüzeyin üzerinde yükselen heybetli asker heykelinin etrafındaki platformda kimse yoktu, çimenlerin üzerindeki banklarda iki sarhoş bayılmış vaziyette uzanıyor, çalının yanında oturmuş evsiz bir adam yanındaki köpekle o günün yemeği olan küflü ekmeğini paylaşıyor, az ötede birkaç genç yürür vaziyette muhabbet ediyordu. Meydanın etrafından dolanıp ileride tekrar birleşen yollar tamamen boştu. Sadece sağ şeritte yerde bir cisim vardı. Kendisi de bunu fark edince merakına yenik düşüp o tarafa yürümeye başladı. Bir süre sonra cismin kediye benzediğini fark etti. Her yaklaştığında sebepsizce adımları yavaşladı. Son otuz metre kala cismin hareketsiz yatan bir kedi olduğunu anladı. Ölü olduğunu sandı. Arkasını dönüp uzaklaşmayı düşündü. Nasıl olsa sabah çöpçüler alırlardı. Fakat kedinin, patilerini sağı solu dövercesine salladığını görünce hayrete düştü, nöbet geçirdiğini sandı ve yanına gitmeye karar verdi. Yaklaştığı her adımda kedinin formu değişiyordu. Büyüyüp küçülen ve durmadan etrafa koyu bir ışık saçan bu maddenin ne olduğunu anlayamadı. Öte yandan içindeki tedirginlik had safhaya ulaşmıştı.  Nihayet yanına geldiğinde, yerde yatanın bir kedi değil de kendi cansız bedeni olduğunu fark etti. Kanındaki adrenalin, damarlarının çeperlerini yırtmaya çalışırken, herhangi bir ifadeden yoksun yüzü dikişleri gerilmesine rağmen hiçbir şekilde değişmedi. Keza, yerdeki beden de tıpkı kendisi gibi duygusuz bakışları ve kaskatı vücudu ile bir biçimde yatıyordu. Tek göze çarpan özelliği sağ eliyle yukarıyı işaret etmesiydi. Parmağın gösterdiği yönü anlamak için kafasını yukarı çevirdi. Şehrin ışıklarından dolayı tarçın rengine bürünmüş gökyüzüne baktı. Ay haricinde ne bir gezegen ne de bir yıldız gözüküyordu. Hayal kırıklığıyla kafasını tekrar indirmesiyle yerdeki ölü bedenin karşısında dikildiğini görmesi bir oldu. Her şey o kadar hızlı oldu ki çığlık dahi atamadı. Ölü bedenin ölü gözlerinden kara bir duman çıkıyor ve havaya karışıyordu. Az önceki donukluğu gitmiş, açıklanamayacak kadar aşırı bir biçimde gergin gözlerini, üzerine dikiyordu. Aralarındaki beş santimlik mesafe bedenin verdiği her bir nefesin pis kokusunun burnuna gelmesini önleyemeyecek kadar kısaydı. Öğrüntülerini yutmaya çalıştı. İfadesiz yüzünün dudakları ve sağ kaş kısmındaki toplam beş dikiş çoktan patlamıştı. Çatlak bir sesle “Neden ? ” diye sordu cesede. Ceset ona “Bizden” şeklinde cevap verdi. Karşısındaki ölü bedenin göğüs kafesindeki delikten akan kahverengi sıvıya ve kafasındaki yolunmuş saçlara baktı. Kulak ve burun kısmındaki dört dikişi daha koptu ve her birinden hafifçe kanlar süzülmeye başladı. Cesedin ani çığlığıyla irkildi. Bir insan çığlığı ile bir hayvan kükremesi arasında ama asla ikisine de benzemeyen bir sesti bu. Sanki onlarca vahşi onu sırtının her bir noktasından ucu sivri mızraklarla avlıyormuşçasına beden sağa sola savurdu bedenini. Daha ölü bedenin neyden kaçmaya çalıştığını anlayamadan ceset paramparça elleriyle onu kafasından yakaladı. Ağzını sonuna kadar açtı ve son bir feryat kopardı, en sonunda yavaşça çöktü. Kendisiyle birlikte o da çöktü. Bedeninin her bir zerresi tıpkı az önceki gözleri gibi siyah bir dumana dönüştü ve gökyüzüne dağıldı. Olayın korkusuyla çömelmiş olduğu vaziyetten dizlerinin üstüne çöktü, şimdi ellerini sağa sola sallama ve yüzüne götürme sırası ondaydı. Gözlerine dolan yaşları hissediyor ama ufacık bir mimik bile yapamıyordu. Hafif uzamış tırnaklarını tenine rastgele sapladı. Derisini yüzmeye çalıştı fakat sadece paramparça etti. Her bir saniye artan acısı onda daha da ağlama isteği uyandırdı. Dizlerinin üstünde duramaz oldu, yana devrildi. Yüzünden akan koyu renkteki kan yavaşça gözlerinin önüne dolmaya başladı. Gözyaşına karışan kanı artık yüzünü ve gözlerini ateşten daha fena yakıyordu. Bağıracak gücü bulamıyordu kendinde. Üzerinden esen ılık rüzgâr kulağına “hiçbir şeyin geçmeyeceğini” fısıldadı ve en sonunda yorgun bedeni bilinçsiz bir şekilde titremeye başladı. Etrafta az sayıdaki insanlar da artık yoklardı. Sadece en başından beri aynı konumdaki evsiz ile köpek şimdi muhabbet ediyorlardı. Evsiz, pireli köpeğin kafasını okşayarak babacan ve tutkulu sesiyle şöyle dedi:”Kim olursan ol, nerede hangi haltın, hangi fikrin ya da kadının peşinde koşarsan koş. İster köşede polise bıçak darbeleri savuran bir travesti ol, ister zengin olmak için her şeyi göze alan bir neoliberal. İster ahlaken çökmüş bir kurumun içinde etik kaygılarla hareket eden son kişi ol, ister hilesiz iş yapmayan bir kodaman. İster perileri günahların en büyüklerine sevk eden Hylas ol, ister kendisine bakanı taş eden Medusa ol. Fakat yeter ki sevgisiz olma.”

    

 



Paylaşmak Güzeldir:

Alperen Onatkan Yılmaz
Alperen Onatkan Yılmaz
Boğaziçi Üniversitesi’nde Tarih bölümü öğrencisi. Okumayı, gezmeyi ve dinlenebilecek her müziği dinlemeyi çok sever. Tarih muhabbetleri yaparak insanları büyülemek en büyük hobilerinden. Bütün dünyayı gezmek isteyen, insanları dinlemeyi seven, sergiden sergiye ve tiyatrodan tiyatroya koşan ama koşamazsa da Kadıköy vapuruyla giden birisi. Akademisyen olmak isteyen yazarımızı tarih ve sanat dallarında yazarken bulabilirsiniz.