Aksinden Korkma Topraksız Çiçek
Mayıs 15, 2026
Kaçırmak yahut Özür
Haziran 3, 2026

Düşüş, Düşlerin Arasında Üşüyüş

Temmuz 2025. Olduğu gibi bırakılmış, meğerse anlatılanların yaşanması beklenilmiş. Sanırım kader de böyledir. Önceden yazılır, nettir. Onu değiştirebilecek tek şey yaratımdır. Yaratım, kaderi baştan aşağı değiştirir. Yaratımı gören kader, yaratımı anlamak ve yaşamak yönünde yelkenlerini çevirir.

 

Çağırdı beni akşam akşam. Hiç de gitmek istemiyorum ama arkadaşım da bi’ yandan… Üzerimde dostluğumuzun yükü var, gitmem gerekiyor. Evine gideceğim, tepede bir yerde. Mekanı da güzel aslında, balkondan tüm şehir gözüküyor. Hani otururuz balkona ki zaten sımsıcak bi’ yaz günü akşamı. Bir de esiyordur şimdi balkon tarafı. Hani onu dinlerken sıkılacak olursam balkonun keyfini çıkarırım. Yakarım sigaramı, bakarım keyfime. Arada “he, he” yaparım onu dinliyormuş gibi. Belki birası da vardır, bize açar birkaç bira içeriz. Ya da biraları benim mi götürmem gerekir acaba? Elim boş gitmemiş olurum böylece. Ya da boş ver, ev ziyaretine mi gidiyorum ne gerek var ya. Ama ya yoksa bira, en iyisi ben alayım 4 tane. Hiç de para harcamak istemiyorum ama bira yoksa çekemem şimdi o kadar muhabbeti. En iyisi ben 4 tane Carlsberg’i alayım yanıma.

 

Aldım az önce biraları kapının önündeyim. Zile mi bassam, kapıyı mı tıklatsam? Zile basarsam çok öter şimdi, kaldıramam. Ben en iyisi hafifçe ama biraz da sert kapıyı tıklatayım. 3 kere vurdum kapıya ritimli bir şekilde. İlk ikisini tak tak yaptım çok az bekleyip üçüncüyü vurdum. 

 

İlginçtir bir yere gitmek istiyorsam kapıya farklı tıklatırım. Yine üç kere vururum ama ilkini uzun bırakırım son ikisini hızlıca vururum. Kapı açılana kadar iki ritim arasındaki farkı düşündüm. Bir uzun iki hızlı sıralamasında sonuncu tıklatmaların hızlı olması bana heyecanlı bir hava katıyordu. İki hızlı bir uzun sıralamasında ise heyecanlı gelmiş biriyim belki ama çok yorgun olduğumu ifade ettiğim bir hava varmış gibi gelir bana.

 

Kapıyı açtı, yüzü çok iyi gözükmüyordu. Ağlamamıştı ama beni ağlamak için çağırmışa benziyordu. İçimden ona biraz üzüldüm ama ona karşı hissettiğim üzüntüden çok daha yoğun bir şekilde birazdan bir arkadaşımın ağlaması sonucu sırtımda oluşacak yükten dolayı kendi kendime yakındım. İçeri gel, dedi. Ben de dediğini yaptım ve içeri girdim. Elimden biraları alıp buzdolabına koydu. Sen geç şöyle deyip iki kişilik koltuğu gösterdi.Masada kırmızı şarap duruyordu. İki tane kadeh getirip tek kişilik koltuğa geçti. Ayaklarını masaya attı. Seviyorum karşımdaki insanın rahat oluşunu. Mesela bir öğretmen olsam öğrencilerimin veya bir kurumda yönetici olsam çalışanlarımın benim yanımda istedikleri gibi ayak ayak üstüne atmaları, beni rahatsız etmez, aksine mutlu eder herhalde. Ama yine de oralara gelememiş biri olarak konuşmak bana kolaydır.

 

   Emrah: Terk edildim ben, o yüzden çağırdım seni.

 

   Yılmaz: Oğlum saçma sapan konuşma sen en son sevgilinden geçen kasım ayında ayrıldın ve neredeyse 1 yıldır da ne “sevgilim” lafını duydun ne de söyledin. Kim seni terk etmiş olabilir şu dünyada?

 

   Emrah: Dünya terk etti beni. Ben öyle olduğunu ruhumda hissediyorum. Aslında yeni değilmiş ama ben bittiğini yeni fark ettim. Ki zaten bitti lafı ağızdan çok geç çıkar. Oysa o laf çıkmadan kim bilir ne kadar önce biter bu ilişkiler? Dünya bana bugün söyledi bittiğini. Yeni haberim oldu yani. Ne bir bağım varmış gibi hissediyorum ne de önceden varmış gibi. Bak ben sanırım başlamamış ve yalnızca bitmiş bir ilişki içerisindeyim bu dünyayla.

 

   Yılmaz: Balkona mı çıksak… Orada devam edelim konuşmaya. Anlatacakların belli ki derinden.Bu ışığın yüküyle hiçbir derinliğe inemem ben. Çıkalım balkona, ordaki ışığı da açarız. Orası biraz daha loş hem. Bir de sen şarap içmek istiyorsun sanırım, bana benim getirdiğim biradan açsana bir tane. Ya da sen geç otur, ben hazırlarım bugün. Şu küllüğü de al çıkarken.

 

Kalktım koltuktan. Belliydi yüzünden aslında, ilk girdiğimde içimde bi his vardı bugün sohbetimizin derin olacağına dair. Kalktım, mutfak demeye bin şahit isteyen tarafa doğru yöneldim. Açtım buzdolabını aldım biramı, kapağı kapattım. Şarabını ve kadehini almıştı kendisi Allah’tan yoksa birayı koyup tekrar içeri girmek zorunda kalacaktım. Balkona çıktım, ışığı açmıştı. hiç onunla uğraşmadım. Telefonumu çıkardım.

 

   Yılmaz: Hafif bir şarkı açayım mı?

 

   Emrah: Olur. 

 

   Yılmaz: Var mı istediğin bir parça?

 

   Emrah: Sen seç bir şeyler işte.

 

Sohbet ederken türkçe şarkı dinlemeyi pek sevmiyorum. İki insanı aynı anda dinlemek zorundaymışım gibi hissediyorum, bu yüzden yabancı bir şeyler açmak istedim Oasis’ten.

“Stop Crying Your Heart Out”u açtım. Sesi tamamen kısıktı, 3 tık açtım.

 

   Yılmaz: Hadi anlat, şimdi dinliyorum seni.

 

   Emrah: Ya Yılmaz, ben beceremiyorum galiba. Benim içimde bir yerlerde yok o diğerlerinde olan şeyden. Ne olduğunu da çözemedim olmayanın. Ama bende yok işte.

 

Geveliyordu bir şeyler, konuya daha giremedi ama yavaş yavaş adım atmaya çalışıyordu. Belli uzun bir yola çıkacaktık bugün. Aslında bu yola çıkmayı hiç istemiyordum en başta. Şimdi ise meraklıyım hafiften. Yine de balkonda olmasak kaldıramazdım herhalde.

 

   Emrah: Ben kendi kendime çok iyiyim. Kendime şakalar yapabiliyorum, bir buluta bakıp onun görkemiyle kendime heyecan bulabiliyorum. Şu kapıdan dışarı çıkayım; beni bekleyen, benim beklediğim arkadaşlarımı arayayım. Buluşalım bir barda. Ben hiç mutlu olamıyorum onlarla, hiçbir derinliğe inemiyorum. Onlarda keşfedecek bir şey bulamıyorum ben.Yüzlerine bakıyorum anlatıyorlar bir şeyler. Genelde de hep dedikodu yapar bu aptallar. Çok sıkılıyorum Yılmaz. Eskiden bu insanlarla müzik, sanat konuşamadığım için yakınırdım şimdi onlarla, hatta kimseyle bunu bile yapmak istemiyorum. İlk kez onu böyle görüyordum ben. Arkadaşlarımız arasında hem komik hem de sanat anlamında oldukça iyi biri olarak tanırız. 

 

İlk defa bunlardan sıkıldığını söylüyordu. Ne getirdi lan seni bu hale? Araya girmeyeyim diyordum kendime ama tutamadım kendimi.

 

   Yılmaz: Eee, oğlum önceden bize hep derdin. Ben müzik konuşacak adam bulamıyorum, ben sanat konuşacak adam bulamıyorum, ben sevmeye değer insan bulamıyorum…Şimdi bunları da istemez haldesin. Ne olmasını istersin ki düzeltsin seni, neyin yokluğu bu içindeki boşluk. Ne getirdi oğlum seni bu hale?

 

   Emrah: Yılmaz, ben de bilmiyorum. Birkaç fikrim var sadece. Kabul etmesi çok zor ama benim sevgiye ihtiyacım var diye düşünüyorum. Öyle  köpeklerin sevgisi gibi karşılıksız bir sevgiden bahsetmiyorum. Benim her şeyiyle bir sevgi inşaa etmeye ihtiyacım var.

 

   Yılmaz: Çok yorgun gözüküyorsun ama. Yani, anlatacaklarına bakacak olursak kimseyle iletişim gücün de yok.

 

   Emrah: Bu öyle bi şey değil işte ya. Benimki yorgunluk değil. Geçen bir düş gördüm, orada iliklerime kadar hissettim bunu. Deliler gibi üşüyordum, karlı bir ülkede yaşıyordum.

 

(Burda şarkı sona erdi. “Selfless – The Strokes” başladı.)

 

   Emrah devam eder: İnsan, Ağustos sıcağında yatağında uyurken sırılsıklam terleyerek üşür mü? O gün rüyamdan donarak uyandım ben. Anlatmak istediğim bu, yorgun değilim. Benimki bir düşüş. Düşlerimin arasında üşüyüş. 

 

Üşüyorum. Isınmaya değer bir şey görmüyorum etrafımda. Dile getirdiğim de bu. Eskiden dünyanın beni ısıtan bir yer olduğunu sanırdım ama yanılmışım. Dünya bizim, benim, senin, onlar için dönmüyor. Dünya kendi için dönüyor sadece. Aslında bize hiçbir şey borçlu değil. Bizi ısıtmak gibi bir görevi de yok. Öncesindeki öfkem de dünyaya. Sevgilim dünyaya kızmamdan geliyordu. Neden beni ısıtmıyorsun diye kinlenmemden…. Ne aptalım! Beni ısıtabilecek tek şey kendimmişim meğer. Baksana çürüyorum burada. Sen geldin hiçbir faydan yok bana, izin vermiyorum çünkü. Hem ben kimim ki sana böyle bir sorumluluk yükeyebileyim veya sen kimsin ki seni ısıtmamı isteyebilesin benden.

 

Söylediklerine kırıldım bir anlığına. Ona faydamın olmayışını üstüme alınmıştım. Alınganlığımın nedeni anlattıklarını daha önce düşünmememden geliyordu. Haklıydı. Söylenenleri kabullenişim epey zor oldu benim için çünkü bunu kabul etmek sadece onunla olan ilişkimle alakalı değildi. Benim tüm hayatımdaki ilişkilerimle alakalıydı. 

 

Sevdiğim şeyler, ailem, arkadaşlarım ile aramdaki herşey bu kabullenmeye dahildi. Bu anda  durup 2 dakika boyunca düşündüm. Bu konuda ona hak verişimde değişen bir şey yoktu ama ona böyle konuşmak onu daha fazla yalnızlığa itebilirdi. Ben de konuşmamın 2. bölümünü biraz onun üşüyüşü hakkında tavsiye vermeye ayırmak istedim. Şarkı sona erdi bu sırada. 

 

“Miss Misery – Elliot Smith” çalmaya başladı. Ben de şarkıdan cesaret alıp sözlerime başladım.

 

Yılmaz: Haklısın, ben seninle arkadaş olurken sana böyle bir söz vermedim veya biz doğarken de dünya bize böyle bir söz vermedi. Ama ben kıçımı oturduğum yerden kaldırıp seni ısıtmazsam ben nasıl ısınabilirim. Sen izin verdiğin kadar seni ısıtmaya çalışmam beni de ısıtıyor bir yerde. Bi’ film vardı bana önerdiğin. Hadi ya… Gelmiyor adı aklıma ama şey diyordu filmin sonunda, “Mutluluk yalnızca paylaşıldığı zaman gerçektir.” Hatırladın mı filmi?

 

Emrah: Bi’ herif vardı. Alaska’ya gitmekle kafayı bozmuştu hatırladım da, filmin ismi aklıma gelmedi.

 

Yılmaz: Her neyse gelir elbet bi’ zaman aklımıza. Şeyi hatırlıyorsun ama değil mi? Nasıl öldüğünü bu adamın. Soğukta bir başına… Belki huzurluydu, belki de istediği şeye ulaşmıştı ama ölmeden önce son söylediği şeylerden biri de bu sözdü. Bak, istediğin yerdesin şimdi kimseyi kandırmayalım. Ne sahte bir dostluğun ne de sahte bir mutluluğun var. Her şey istediğin gibi işte ama sen sahtelikler olmasın diye çabalarken hayatında; mutluluğu paylaşmayı, onu yaşamayı da bıraktın. Belki yaşadın mutluluğunu ama kimseyle paylaşmadın. Tek başına kendi kendini ısıtttın. Dünya tekrardan soğuttu seni. Senin ısın çok güçlü olsa da bir yere kadar da sınırlı, dünyadaki soğukluğun ne kadar sınırsız olduğundan haberin var mı senin? Gel iki adım atalım dışarı çıkıp. Bak insanların yüzüne. Samimiyetin izi, sıcaklığı var mı sence? Sen soğuksun mutsuzsun ama hala samimisin, bu da her halinden belli oluyor. Samimiyet insanın kolay ısınmasına neden olur, bir yandan da insanlardan kolay soğumasına neden olur. Çürümek istiyorsan soğukta, böyle kalmak istiyorsan yap. Dediğin gibi ben sana söz vermedim seni burdan kurtarmak için.

 

Emrah: Bana eskiden şey derdiniz, çok dürtüselmişim veya çok ani kararlar alıp arkasından koşuyormuşum sonra dayağımı yiyip dönüyormuş. Kızsanız da bana, her dayak yiyişimde bir şeyler öğreniyordum ben. 

 

(Şarkı aradaki sessizlikte sona erdi. Yine Oasis’ten “Talk Tonight” çalmaya başladı.)

 

Yılmaz: Haksız mıydık ama Allah aşkına? Ya patronuna yalakalık yaptığı için insan üstüne herkesin içinde demediğini bırakmadın. Haksız da değildin. Neden hiç tahammülüm yok bu yalakalıklara, itliklere? Kabul etmeden yaşayamazsın bu dünyada. Nereden geliyor sanıyorsun bu soğukluk. Kres’in “Takım Elbise Suratlı Adamlar” şarkısı geldi aklıma. “Sana bana benzemez onlar takım elbise suratlı adamlar.”gibi bir şeyi tekrarlıyorlardı. (güldüm burada biraz). Öyleler işte alışman lazım buna. Bırak değişmesinler, bırak öyle kalsınlar. İşleri düştüğünde çırpınsınlar peşimizden. Umrumda değiller. Dedikodu yapıyorlardır kesin şu anda veya sahte ilişkileriyle övünüyorlardır. Bak bak, belki de sosyal medyada gördüklerini yaşayamıyorlar diye yakınlarını suçluyorlardır.

 

   Emrah: Bazen düşünüyorum da biz de onlar gibi miyizdir diye. Arada yapıyorum ben de dedikodu ya.

 

   Yılmaz: Yok be, ne anlar onlar dedikodu hariç sohbetten. Sen gelmiş burada bana sanattan bahsedebiliyorsun. Onlar için renkler gökkuşağının dışına çıkmıyor.

 

   Emrah: Saçmalama arabalarının rengi ve takılarının renkleri de var.

 

   Yılmaz: Doğru doğru onlar da vardı (kahkaha atarak söyledim bunları).

 

   Emrah: Dürtüselliğimi özledim ben ya. Tamam belki yine dürtüselliğimle katlanamıyordum onlara ama kendi dünyamı yaratabiliyordum.

 

   Yılmaz: Nasıl lan bunu kaybetmemişsindir herhalde. Seni gördüğümde aklıma ilk gelen olayın bu çünkü.

 

   Emrah: Konuştuklarımız oraya çıkıyor ama. Kendimi koruduğumu sanıyorum işte. 

Buzlarülkesindeyim, orada kendime sarılmışım. “Kendimle iyiyim, ısınıyorum.” diyorum kendime. İnanıyorum da bu sözlere. Gerçeklikte ise o soğuk etrafımı sarmış. Tamam haklısın belki eskisi kadar dürtüsel olmaya gerek yok ama dürtülerimi yok saymaya da gerek yok. Biraz hareket edip, oralarda buralarda düşüp bir yerlerimi yaralamam lazım. Canımın yanması lazım biraz. Benim yanmam lazım. Sonra da bulurum ben bir yolunu sönmenin.

 

   Yılmaz: Can yanması daha iyi gelir bazen can donmasından.

 

(Şarkı yine sona erdi. “The Great Gig In the Sky” çalmaya başladı.

 

   Emrah: Yılmaz sus biraz şimdi. Şu şarkıyı dinleyelim.

 

Gülümsedim bu şarkı birayı değil de şarabı hak ediyordu. Kendime de bir kadeh şarap koydum. Sigaramı yaktım, bir tane de ona uzattım. Asıl soğukluğun geldiği yeri; ölümü, düşüşü, düşlerin arasındaki üşüyüşü, ölüme düşüşün verdiği üşüyüşü tattım içtiğim her yudumda. 

Korktum. Hala da korkuyorum.

 



Paylaşmak Güzeldir:

Ali Kalk
Ali Kalk
İTÜ'de İnşaat Mühendisliği öğrencisi. Soyut hislerin somuta döküldüğü alanlarda kaybolmaya ve aramaya bayılıyor. Bu alanlardan özellikle müziğin kendisine ve teorisine tutkulu diyebiliriz. Gelecekte de müzik alanında üretmek, müziğe kendisinden bir şeyler bırakmak istiyor. Ayrıca, hikayelerinde rüyalarından beslenmeyi seviyor. Her an gördüğü rüyada kaybolabilir ve içindeki hisler ile dergiye yazı çıkarabilir.