Karanlık bir odada, kırmızı – ten rengi arasında bir renkteki yatağında tam uykuya dalacakken Lale, ilahi bir varlık onun yakasından tutup onu yeşil çimenli bir vadiye taşıdı. Yolculuk sürecinde o kadar hızlıydılar ki küçük Lale’nin bilinci hıza dayanamayıp kapanmış ve Lale bayılmıştı. Yeşil çimenli vadiye duvarların ve zamanın içinden geçerek varmışlardı. Vadide yeşilin her bir tonundan çimenler bir aradaydı. Bazı yeşiller öyle koyuydu ki tüm çimler öyle olsa vadi, gece denizine benzerdi. Bazı yeşiller ise öyle açıktı ki tüm çimler öyle olsa yeri kar kaplamış sanılırdı.
Bedeni sırt üstü bir şekilde, üzerinde de babasının ona aldığı kırmızı elbisesiyle bu yeşillerin üstünde duruyordu. Dakikalarca yatan küçük Lale biraz daha zaman geçtikten sonra yavaş yavaş uyanmaya başladı. Vücudu uyuşuktu fakat gözlerini hafifçe açabilir haldeydi. Vücudunun uyuşuk halinde hapsolmak Lale’yi ürküttü. Gözlerini açtığında dahi çevresinde ne olduğuna bakmaktansa vücudunun uyuşukluğunu anlamlandırmaya çalıştı. Böyle bir şeyi ilk defa hissediyordu. Vücudunun uyuşmasına neden olan şeyi anlamlandırmakta başarısız oldu. Bu çabayı bir kenara bırakıp çevresini incelemeye başladı. Önce göğe baktı. Gökteki boyutu yıldız ile ay arasında olan küçük güneşleri gördü. Hava kapkaraydı fakat küçük güneşler yıldız gibi ona bakıyordu. Lale küçük güneşleri görünce içten içe gülümsedi. Annesine sürekli bahsettiği, annesinin de olur mu öyle şey dediği hayallerindeki gökyüzü tam olarak buna benziyordu. Küçük küçük güneşlerin kapkara gecede ona baktığı bu gökyüzü. Bir yandan da bu gökyüzü onun hayallerinin geçtiği, tasarlandığı yerin göğüydü. Uyuduğu yerde, rüyalarında buna benzer güneşleri hayal eder, hatta kimi zaman da gerçekten görürdü. Fakat her ne kadar hayal ettiği güneşler vadide olsa da, hava karanlıktı. Lale karanlıktan korkardı. Havanın bu denli karanlık oluşu onu içten içe biraz da ürkütüyordu.
Lale uyuşmuş vücudunda hapis haldeyken önce ellerini yavaş yavaş hareket ettirebilmeye başladı. Avuçlarını ellerinin altındaki çimlerin arasında uzun uzun gezdirdi. Zaman zaman yavaşça okşadı, zaman zaman hafifçe sıktı. Tanımaya çalıştı nerede olduğunu. Daha sonrasında boynunu hareket ettirebilmeye başladı. Kafasını sola çevirdi önce. Çimlerin yeşilleri ilgisini çekti. Değişik değişik bu kadar farklı yeşil tonlarıyla karışık çimenlerle karşılaşmamıştı daha öncesinde. Çimleri çok fazla incelemeye vakit ayırmaktansa çevresini incelemek istedi. Kafasını olabildiği kadar hızlı bir şekilde sağa çevirdi. Yine eşsiz çim renklerinin yanında bu sefer ileride bir yerde kamp ateşi yakmış bir erkek çocuk vardı. Ateşin başına oturmuş, ateşle ilgileniyordu. Onu gördüğü zaman Lale hem heyecanlandı hem de korktu. Yoksa onu buraya getiren kişi o çocuk muydu? Belki de çocuk buralarda çok sıkılmıştı bu yüzden de Lale’yi yanına taşıdı. Eğer Lale’yi buraya taşıyan çocuk o gördüğü kişi ise neden taşıdı ki onu buraya? Gerçekten sıkıldığı için mi yoksa çocuğun Lale’ye anlatması gereken bir şeyler mi vardı?
Lale’nin bedeni yavaşça kontrol edilebilir bir hale gelmeye başladı. Boynundan sonra; önce bel ve ayaklarını, sonrasında da göğüsünün tamamını ve yüzündeki kasları kontrol edebilir hale geldi. Yattığı yerden kalkan Lale çıplak ayaklarıyla çimlerde yürümeye başladı. Küçük adımlarla çocuğun yanına doğru koşmaya başladı.
Küçük çocuğa yaklaştıkça çocuğun yüzünü hafif hafif görebiliyordu. Çocuğu gördükçe çocuğun gittikçe, babasının ona kendi çocukluğunu gösterdiği resimlerdeki haline benzediğini görüyordu. Lale’nin içi büsbüyük bir heyecanla doldu. Babasıyla oyun oynamayı çok severdi ama babasının yoğunluğundan dolayı da onunla az oynayabilirdi. O da her gece yatağına yatmadan keşke babam da çocuk olsaydı diye içinden geçirirdi. Yoksa, yoksa babası da mı hep aynı şeyi diliyordu kendi içinden ve dilekleri bir arada buluşup gerçekliğe mi dönüşmüştü?
Lale karşısındaki çocukla arasına 3 tahteravallilik bir mesafe bırakıp çocuğa seslendi. “Çocuk. Beni buraya sen mi getirdin?”. Çocuk kafasını ateşten kaldırıp ona baktı. “Hayır. Seni ben getirmedim. Beni sen mi getirdin yoksa?” diye geri cevap verdi. Lale, buraya onu kimin getirdiğini bulamadığından üzüldü fakat çocuğun da onla birlikte kaybolması onu mutlu etti. Koşarak çocuğun yanına daha da yaklaştı.
Lale: Sen napıyorsun burda?
Çocuk: Bilmiyorum. Ben daha beş dakika önce buraya geldim. Ben normalde buralı değilim az önce anlayamadığım biçimde şurada yerde uyandım. Sen buralı mısın?
Lale: Hayır ben de az önce, burada uyandım. Beni biri buraya getirdi ben onu sen sanmıştım.
Çocuk: Nasıl ya? Evin yakınlarda mı yani?
Lale: Bilmiyorum. Ben buraları tanımıyorum. Ben sanki uyuyordum sonra biri tuttu beni devamını hatırlamıyorum.
Lale’nin son dedikleri çocuğun sağ kulağından girmiş sol kulağından çıkmıştı. O asıl onun ismini merak etmişti. Lale sözünü bitirir bitirmez durmadan sordu “Senin adın ne? Kaç yaşındasın?”
Lale: 8 yaşındayım ben. Adım da Lale.
Çocuk ince ve kısa bir kahkaha atarak: “Annemin en sevdiği çiçeğin adı Lale’ydi. Lale diye isim mi olur?”
Lale: Niye olmazmış? Babam dedi ki bana, en güzel isimler çiçek isimleriymiş. Bir de ben çiçek gibi kokuyormuşum ondan da Lale demişler bana. Senin adın ne çocuk? Sen kaç yaşındasın?
Çocuk: 8 yaşındayım ben de. Yaşıtmışız. Benim adım Emrah, Lale. Benim ismim ne anlama geliyor bilmiyorum ama ben. Aslında keşke benim adım da çiçek olsaymış. Ben laleleri sevmem ama. Annemin lalelerinden sıkıldım, evde her yer lale doluydu. Orkideyi biliyor musun? Babam bi gün anneme orkide almıştı. Ben orkide seviyorum. Benim adım da orkide olsaydı keşke.
Lale, Emrah’a biraz üzülerek biraz da onla arkadaş olmak istercesine “Benim babamın adı da Emrah’tı biliyor musun? Ama anlamını bilmiyorum. Ben Emrah ismini çok seviyorum. Ama ben sana Orkide diyeceğim. Senin adın da bundan sonra bi’ çiçek.
Emrah az önce attığı kahkahadan bir tane kopardı ama bu sefer utanç da o kahkahanın içindeydi. İki ayağını sıra sıra yere vurarak iki eliyle yüzünü kapadı. Adının bir çiçek olmasına çok sevinmişti. Ağzı ve gözleri ellerinden dolayı gözükmüyordu fakat kıkırışları duyuluyordu. Lale, Emrah’ın gülüşünden mutlu oldu ve o da sesli bir şekilde kıkırdadı.
Emrah gülmesini durduramadan Lale’ye “Sen bana mı gülüyorsun?” diye sordu. “Çok komik gülüyorsun.” dedi Lale. Onlar gülerken havadaki güneşler onları izliyor, yanlarındaki ateş ise çıtırdamaya devam ediyordu. Tanışmaları eğlenceli ve komik olsa da zaman geçtikçe, birbirlerine olan merakı azaldı. Birbirlerine duydukları merakları azaldıkça da buraya nasıl, neden geldiklerini kafalarında kurmaya başladılar. Çevrede gördükleri yeşilin apayrı tonlarındaki koca koca çimler, uzaklardaki dağlar ve şekilli şukullu bulutlardı. O gün ne kadar konuştuysalar da, ne kadar oyun oynadıysalar da uykuları bi türlü gelmemiş veya karınları da acıkmamıştı. Tabi bunu fark etmemişlerdi de. Çevrelerinde zamanın geçtiğini kanıtlayacak ne bir aydınlanma ya da ne bir hareketlenme vardı. Tek hareket eden bulutlardı. Onların hareketi de çocuklar için zamanın geçtiğini değil, doğanın onlara resim çizdiğinin kanıtıydı o kadar.
Zaman geçtikçe ve iyice oynadıkları oyundan sıkıldıkça Emrah ateşin başından ayrılıp gezmek istediğini söyledi Lale’ye. Lale karanlıktan korktuğundan bir türlü ateşin yanından ayrılmak istemiyordu. Emrah da her oyun turunda bir Lale’ye “Hadi gidelim ya” diyordu. Lale en sonunda dayanamayıp “Tamam Orkide gidelim ama korktuğumda dönelim tamam mı?” dedi. Emrah da “Yeee!” diye bağırarak “Tamam tamam.” dedi.
Lale’yle Emrah birbirlerinin elini tutarak uzaktaki dağlara doğru yürümeye başladılar. Dağlara yaklaştıkça Lale’nin içi ürperiyordu, arada Emrah’a dönüp “Ben korkuyorum.” diyordu. Emrah “Ben korurum seni. Babamla biz güreş yapardık, ben hep yenerdim onu.” diyerek Lale’yi sakinleştrdi. Lale Emrah’ın elini sertçe sıkarak yürümeye devam etti. Üstlerindeki elli iki güneşi geri bıraktıktan sonra anca dağın yanına ulaşabilmişlerdi. Dağa tırmanmak imkansızdı, kocaman bir uçurum vardı. Önce çevrelerinde dağa çıkmak için bir yol aradılar fakat ne kadar arasalar da çabaları boşunaydı. Dağa çıkmanın hiçbir yolu yoktu. Lale, Emrah’ın elini aşağı yukarı sallayarak “Hadi dönelim buradan Orkide, ateşimizin yanına geçelim. Biraz daha oyun oynayalım.” dedi. Emrah’ın içini de hafiften bir ürperti kaplamıştı. Bundan dolayı da Emrah Lale’nin teklifini kabul etti. Laleyle Emrah geldikleri yoldan dönerken geldikleri zaman orada olmayan bir mağara girişini fark ettiler. Girişin sağında topraktan çıkan beyaz bir Lale, solunda ise küçük bir göletten çıkarak çiçek açmış beyaz bir orkide çiçeği vardı.
Lale mağarayı görür görmez Emrah’a dönüp: “Bak mağaranın girişinde biz varız. Orkide, şu mağaraya bakıp öyle dönelim mi?” diye sordu. Buraya kadar gelmekten çekinen, dönmek isteyen Lale olsa da mağaraya girmek isteyen de oydu. Lale mağaranın önündeki çiçekleri gördüğünde buraya neden geldiğini anlamıştı. Emrah, hatırlamıyordu belki fakat onu buraya getiren şey Emrah’ın kendisiydi. Lale bundan emindi. Fakat Emrah’a anladığı hiçbir şeyi çaktırmadı. Lale Emrah’a bir kez daha “Hadi Orkide girelim mi mağaraya? Bir şey de.” dedi. Emrah ise mağaraya girmekten korkmuştu. Fakat kendi korkusunu belli etmek istemiyordu.
Emrah: Tamam girelim Lale, ama sonra dönelim olur mu? Bence orda zaten bir şey yoktur.
Bu sefer Emrah Lale’nin elini daha sert tutmaya başlamıştı. Lale 1 çocuk adımı önden yürüyerek mağaraya hızlıca yürüyordu. Mağaranın kapısına yaklaştıklarında içeri doğru seslendiler.
“Merhaba, Merhaaaba, Beni duyuyor musunuz? Sesimi duyan var mı?”
İçerden gelen hiç bir ses yoktu. Lale “Gel Orkide” diyerek mağaranın girişinden ilk adımını attı. Mağaranın karanlığı içerideki parıldayan sarmaşıklar sayesinde aydınlanıyordu. Bu sayede de Lale ve Emrah kendi yollarını görebiliyorlardı. Emrah kaybolmaktan korktuklarından dolayı yolların ayrıntılarını Lale’den çok daha derinlemesine inceliyor, biraz daha yavaş hareket ediyordu. Lale ise hızlı adımlarla mağaranın atmosferinden büyülenmiş şekilde gittikçe daha da meraklanıyor, daha da hızlanıyordu. Bir süre sonra karşılarına bir kapı çıktı. Bu kapı tahtadan yapılmış eski bir kapıydı. Açık kahverengi rengi, tırtıklı bir dokusu vardı. Kapının üzerinde de bir yazı yazıyordu. Lale daha yazıları okuyamıyordu. Hemen arkasını döndü ve Emrah’a baktı. Emrah çevresindeki detayları ezberlemeye çalışmakla meşguldü. “Orkide!” diye seslendi Lale. Emrah Laleye döndü ve o anda fark etti karşısındaki kapıyı.
Emrah: Aaa bu da ne böyle?
Lale: Bilmem üzerinde bir şeyler yazıyor, okuyabiliyor musun sen?
Emrah: Ben biliyorum okumayı. Bekle karanlık burası, sarmaşık koparayım şuradan öyle okuyacağım.
Emrah bir sarmaşık koparıp yazıyı okumaya başladı:
“Nedir bu yüce korku?
Kendi gözlerini bir başkasında görmek mi?
Nedir bu acınası korku?
Kendi kendine aşkın mı?
Nedir bu yalnız korku?
İki ruhun tek bir rüyaya sığması mı?”
İkisi de pek bir şey anlamadı, onlar için asıl önemli olan içeride neyin olduğuna dair bir şeyler anlamaktı bu yazılardan fakat bulamadılar.
Lale: Önemli bir şey yokmuş. Hadi girelim mi kapıdan, o zaman?
Emrah: Tamam girelim de kapının kolu yok nasıl açarız kapıyı?
Lale ittirerek açtı kapıyı ve içeri girdiler. İçeride herhangi bir ışık veren sarmaşık yoktu. Kapkaranlıktı. Elinde sarmaşık olması sebebiyle de Emrah içeri önden girdi. Emrah elindeki sarmaşığı yukarı kaldırarak tavanı, yanlara doğru tutarak çevresindeki duvarları inceliyordu. Kapıdan geçtikten sonra o da boyuna doğru oldukça uzun olduğunu fakat enine doğru biraz daha dar olduğunu fark etti. Duvarlarda elini gezdiriyor, eline yapışan tozlara bakıyordu. Duvarı ve tozları inceledikten sonra da elini pantalonuna siliyordu. Emrah biraz daha gezindikten sonra içeride yankılanan tek adım sesinin kendi adım sesi olduğunu fark etti. Fark eder fark etmez, “Lale!” diye bağırdı. Ses odada yankılandı. Geri dönüş yoktu. İçeride yalnız kaldığını fark eden Emrah koşarak kapıya doğru gitti fakat kapı da Laleyle beraber kaybolmuştu. Emrah “Lale!” diye bağırmaya devam ederken sesinin titremeye başladığını fark etti. Emrah tam hüngür hüngür ağlamaya başlayacakken mağaranın taşlarının arasından sarmaşıklar içeri sızmaya başladı. Sonunda biraz aydınlanan odada Emrah, ağlamasını birazcık erteledi ve olanları izlemeye başladı. İçerisi aydınlandıkça fark etti ki karşısında büyük bir ayna vardı. Aynadan kendisini ve mağaranın taşlarını gördü. Bir süre uzaktan kendini izledikten sonra kendine doğru yaklaştı. Yüzündeki korku uzaktan belli oluyordu, bir de kendi yüzünü yakından incelemek istemişti. Aynaya yaklaştıkça yüzündeki mimikler, üstündeki kıyafetler ve saçının rengi değişiyordu. Saçı daha koyulaşıyor, ten rengi esmerleşiyor ve üzerindeki o beyaz kıyafet kırmızı çalıyordu. Aynaya daha da yakınlaştıkça yansımasındaki, tüm bedeni ve kıyafetleri Lale’ye benzemişti. Emrah yansımaya bakarak titrek, kısık bir sesle “Lale” dedi.
Yansıma: Merhaba Orkide.
Emrah: Aynanın arkasında mı sıkıştın Lale?
Yansıma: Bu tam sıkışmak değil Orkide, içinde sıkışmışlığı da barındırıyor ama buna daha çok ait olmak deniyor. Evde olmak gibi yani. Yani benim evim de senin yansıman.
Emrah: O zaman evinden çıkar mısın Lale? Yanımda olur musun? Elini tutmak istiyorum. Burası çok korkunç.
Yansıma: Korkma Orkide. Senden bile daha yakınım ben sana. Bana tutunmak için kendine tutunman yeterli. Çok iyi bak kendine. Baksana ne güzel bakmışsın bana; bana diktiğin bu kırmızı elbise, benim için göğe astığın bunca güneş her birini ne kadar da güzel yaratmışsın benim için.
Emrah: Lale yalan söylemedim sana. Gerçekten seni buraya ben getirmedim. Bütün bu güneşleri ben koymadım, hem benim boyum o kadar uzun değil ki. Elbiseni de dikemem ki ben terzi değilim. Gerçekten yalan söylemiyorum.
Yansıma: Yalan söylemediğini biliyorum Orkide. Hatırlamıyorsun sadece. Ama hatırlayacaksın, sakin ol. Şimdilik böyle olması normal.
Emrah, Lale’nin yanına gidip ona sarılmak istedi. Bir adım attı ve Lale olduğu yerde kaldı. Lale’nin artık onun yansıması olmadığına inanarak bir adım daha attı. Lale yine hareket etmedi. Emrah Lale’ye doğru koşmaya başladı. Üç adım daha, beş adım daha derken Emrah’ın kafası cama çarptı. Zaten ağlamaklı olan Emrah, o acıyla ağlamaya başladı. Yansımadaki Lale, Emrah’a yaklaşıp yere çömeldi.
Emrah ağlayarak Lale’ye “Lale, neden gelip bana yardım etmiyorsun? Burası çok karanlık. Ben karanlıktan korkarım.”
Ağlayışı, mağaranın duvarlarından yankılanıp Emrah’ın çevresinde titreşiyordu. Ağlayışlarının titreşimleri arasında, yansıma konuşmaya başladı.
Yansıma: Ağlama baba olur mu? Ağlama sakın. Ben seni hep görüyorum, nelerden korktuğunu biliyorum. Korkma sen. Bu karanlıkta yalnız değilsin. Sen benimle her konuştuğunda ben seni hep duyuyorum. Sen annemi her sevdiğinde ben bunu hissediyorum. Hatta baba ben seni öyle görüyorum ki; sen yanımdayken uyanıyorum, seni dinliyorum. Sen yanımdan gittiğinde ise uykuya dalıyorum. Rüyamda seni görüyorum baba.
Baba korkma olur mu? Hem benim için bu evreni oluşturacak güçteyken bu korku da ne baba? Ben çok seviyorum senin çocukluğunu. Baba keşke 8 yaşındaki halini bi’ görsen ne kadar da eğlenceli. Hatta bir sır vereyim baba: 8 yaşındaki Orkide, senin kadar korkak bir çocuk. Korkusunu gizlediğini sanıyor ama anlıyorum ben. Hatta bi sır daha baba: O çocuk senin kadar da hassas biri biliyor musun? İçinden sürekli ağlamak geliyor ama bi görsen hiç de ağlayamaz. Baba sen aksinden korkma olur mu? Korkma Orkide olur mu?
Yansıma birden kayboldu. Aynada ne Lale vardı ne de Emrah kendisini görebiliyordu.
Duvarlardan bir ses gelmeye başladı, “Emrah. Şşş Emrah. Lan Emrah uyansana tekme atıyor. Emrah!”
Emrah, bir anda uykusundan uyandı. Hamile karısı yatakta yatarken yanına yatmaktan, bebeğe bir zarar vermekten korkardı. Bundan dolayı her gece yatağın yanındaki sallanan sandalyesinde uyur, bel ağrılarıyla uyanırdı. Bu sefer ağrısız sızısız gecenin 6’sında gün ışığıyla uyanmıştı. Hemen sandalyenin sağından beyaz yastığı alıp karısı Mina’ya bacak arasına koyması için verdi. Sonra sandalyesinden kalkıp, Mina’nın sola doğru dönmesine yardım etti.
Mina’ya yardım edip sandalyesine tekrardan geçerken bir anda duraksadı. Gördüğü rüyayı o anda düşündü. Gözleri dolmaya başladı. Karısının sol tarafına geçti, kafasını karısının karnına koydu. Bir yandan sol eliyle karısının karnını, Lale’nin yeşil çimleri tanımaya çalışması gibi sevdi bir yandan da “Ben burdayım Lale’m. Sen de korkma. Ne vadilerde koşuşturacağız beraber… Ne güneşlerimiz olacak göğümüzde…” diye fısıldadı. Lale annesinin karnından, babasının eline hafifçe dokundu.