Konuk Yazar: Fatma Deniz
Ben küçükken hep 18 yaşına kadar yaşayacağımı sanıyordum.
Sanki 18 olduğumda bir zaman kırılması yaşanacak ve hayatım son bulacakmış gibi bir kehanet vardı hep zihnimin arka odalarında.
Tuhaftır ki bu düşünce beni hiçbir zaman üzmedi. Aksine, normal şartlarda benim gibi birinin erişmesinin zor olduğu bir dinginlik veriyordu anksiyetik ruhuma.
Sonra bir gün, korktuğum başıma geldi: 18 oldum.
Ama zamanı biraz daha geriye saralım, daha anlaşılır anlatayım: 17 yaşındayken, o zamanlar hayatımın dönüm noktası olarak nitelendirilen YKS’de -ben demiyorum, onlar diyorlar ve onlar tam olarak kim inanın ben de bilmiyorum- daha başarılı olabilmek (ve de biraz da anlattığımda insanlarda tuhaf hissiyatlar uyandıran düşüncelerimden kurtulabilmek amacıyla) bir psikiyatristle görüşmeye başladım.
Yine birkaç ay görüşür bırakırım diyordum, bundan önceki terapi denemelerim de başarısız olmuştu zaten. İnsanlar “kabulleniş” kavramını terapi içerisinde olumlu bir şey olarak değerlendirmeye pek bir meyilli fakat benim için bu böyle değildi. Ben ne zaman bir şeyi kabullensem hikaye beklenildiği gibi orada başlayıp iyileşmeye evrilmek yerine oracıkta son buluyordu. Nedense bir bıçağın parlamasını işittiğimi düşünürdüm öyle zamanlarda. Ruhumdan bir parçayı o bıçakla acımasızca kesmişler ve ne o parça iyileşecek ne de yerine yenisi çıkacak, eksildiğimle kalacağım gibi hissettirir bana kabullenişler.
Konuyu dağıtmayalım.
Özetle, problemim her ne ise onu kabullendiğim an o problemin sonuydu. Her seansta ya ısrarla aynı şeyleri tekrarlardım ya da bir konu bitmeden diğerine atlardım. Yeterince reyting alamadığı için final yapmaya bütçesi yetmeyen bayat konulu televizyon dizileri gibi… Bu döngüden kaçış yoktu.
Ama günlerden bir gün, benim de içten içe kendime sorup durduğum ama korktuğum için cevaplamayı reddettiğim o soruyu yöneltti bana doktorum: “Fatma, sen neden kendinden kaçıyorsun?”
Klasik bir tabirdir. O an kendimden kaçtığım tüm anlar, tüm yaşamım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Ve o zamana kadar zihnimin en kıyısından bile geçmemiş bir cümle döküldü dudaklarımdan: “Ben bu kadar yaşayacağımı düşünmemiştim ki…”
Yine klasik bir tabirle devam edelim, bunu söylediğim an sanki kafamın içinde bir şimşek çaktı ve tüm taşlar yerine oturdu. Evet, bu düşünceyi hiç bu şekilde zihnimden geçirmemiştim çünkü zaten biliyordum. Kabullenmiştim. En başında da dediğim gibi, bir kehanetti çünkü bu.
Fakat bunu ilk kez sesli bir şekilde dile getiriyor olmak bir şeyleri netleştirdi, üzerine düşünülebilir hale getirdi. Ben, üzerine düşünmek istemediğim düşüncelerim zihnimde gaz ve toz bulutu şeklinde gezinip dursun, bir biçim alamasın diye dile getirmekten kaçan bir insan olmuştum hep. Dile getirdiğimde orada fiziksel bir “şey” olurdu çünkü, zihnimdeki soyut halinden kurtulup bir form alırdı ve düşünmek zorunda kalırdım. Bu da beni delirtirdi ve ben bundan korkardım.
Çaresiz bir ses tonuyla, bir itirafmışçasına söylediğim o cümle küçücük odada yankılanmıştı sanki. Kısa süren bir sessizliğin ardından kendimi toparlayıp açıklama yapmaya çalıştım.”Hayır, intihar düşüncelerim yok. Hayır, gerçekten kendime zarar vermek istemiyorum. Aslında bu öyle bir şey değil…”
Sonra duraksadım. Dile getiremediğim tek bir cümle, farklı bir şekilde de olsa kendini duyurabilmek için çabalarken insanlara benim yaşamıma son verebileceğim imasında bulunuyormuş meğer. Dışarıya çıkmaya çalışıp da ben tarafından engellendiği için kelimelerimin arkasına saklanıp insanlara yanlış mesajlar vermeme sebep oluyormuş. Ben de insanlar niye sürekli intihar etmeyi düşündüğümü düşünüyor diye düşünüyordum. Demek bu yüzdenmiş.
Verdiğim yanıt, bana yöneltilen sorudan bağımsızmış gibi görünse de hayatımdaki birçok cevapsız sorunun yanıtıydı aslında. Neden gelecek planım yoktu? Neden bir bölüm, bir üniversite hayalim yoktu? Neden son zamanlarda bir kelebek misali bu denli anlık yaşıyordum? Neden hedeflerimin devamlılığı yoktu? Neden tüm ruhum emilmiş gibi bir ifadeyle geziyordum?
Ve neden kendimden kaçıyordum?
Bu soruyla yüzleştiğimde 18 olmama yalnızca birkaç gün vardı, 12. Sınıfın ikinci döneminin başlamasına da. Maya Takvimine göre 21 Aralık 2012’de kopması gereken kıyamet kopmadığında, bu inanışa mensup insanlar ne hissettiyse 2025 yılının ilk şubat gününde sanırım ben de onlarla benzer hisleri paylaşıyordum.
Ne olacak şimdi? Bundan sonra ne yapacağım? 18 olduğum günden beri hayatımı krediden yediğimi hissediyorum. Her geçen gün borcum kabarıyor ve kart limitimi inanın bilmiyorum.