Konuk Yazar: Yağmur Cantaş
Eskişehir’in Kırsalından Olimpos’un Ilık Sularına
Hikayenin şehirler arası otobüse attığım ilk adımla başladığını söylersem pek de doğru olmaz. Aslında hikaye çok daha öncesinden başlamıştı. Mayısın ortasında, mail kutuma düşen bir davetiyeyle…
Evet, o anın geleceğini biliyorduk. Nerede olacağını, bizi nelerin beklediğini bilmiyorduk belki ama deniz, yıldızlar, algler ve sonsuz anılarla bezenecek böylesi bir hikayenin bizi beklediğini asla tahmin edemezdim.
Aylar öncesinden planlarımı yapmıştım bile:
17–20 Eylül. Anadolu Kongresi.
Duyduk duymadık demeyin. (Buradan aileme sesleniyorum.)
O gün geldi çattı, yola çıkma vakti gelmişti. Gerçi aylar öncesinden yola çıkmaya hazırdım sadece o otobüse binmek kalmıştı. Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum ve de bekliyorum. Tam 3 saat rötarla Antalya’ya geldim. E tabii bir de oradan Olimpos’a gitmek var. Çok keyifli bir yolculuk geçirdim servisteki tek yolcuydum o yüzden de oranın yerlisi olan şoför abiyle (adını sormamışım, benim ayıbım) Olimpos’un geçmişi hakkında konuştuk. Bana Antik Kent henüz bu kadar popüler olmadan önce yurt dışından çok fazla insanın gelip buralarda partilediğini; buradaki ağaç evleri uzun süreli kiraladıklarını ve burayı bir festival yeriymişçesine kullandıklarını; yerel halkın da onlarla birlikte eğlendiklerini anlattı. Güzel bir tablo ama tabii caretta carettaları ve doğal güzelliklerimizi de korumalıyız.
Kalacağımız yere gelmiştim. Tabii herkes neredeyse gelmişti. Önce odamı buldum. No:49; Dilara, İdilsu, Nilsu. Bu dörtlüyü evrenin bir araya getirdiğini düşünüyorum, tabii Selin ve Elif de dahil 🙂 Odada da bizi bekleyen küçük bir sürpriz vardı; el örmesi çanta, okaliptüs ve lavantanın harmanlandığı vücut spreyi ve Antalya sıcaklarına karşı koruyucu güneş kremi. ☀️
Yeşilliklerin arasındaki çardaklarda oturup bir sonraki gün için seans sunumlarımı hazırlarken bu sırada da içeride hazırlıklar devam ediyordu. Akşamüstü keyifli bir hikayemiz atölyesi, sonrası en sevdiğim kısım kutu açılımına gelmiştik. Nasıl yani yeni sweatshirtlerimiz mi vardı hem de üzerinde adımızın yazdığı arkasında kaldığımız otelin koordinatlarının olduğu, oh my. Hemen giydik tabii, sonrası çardaklarla saatlerce oturup kahkahalarla doluydu.
Sabah oldu altı suları. Antalya’dasın, hem de Olimpos’ta. Bu güzellik uyuyarak harcanmamalı tabii. Raif’le koşuya çıktık. Ilık ılık esen rüzgar, dünyaya ve denize merhaba demeye hazırlanan güneş sanki dağları aşarak karaya çıkmak ister gibi yükselirken koşumuzu tamamladık ve ben yüzen ekiple birlikte suya girdim. Terapiye gitmekten daha etkili bir şey varsa o da doğal güzelliklerin tadını çıkarıp gerçekten görebilmekte gizli sanırım. Sonraki gün akışımız belliydi. Seanslar, tartışmalar, arada tansiyonların yükselişi.. Kongre işte ya bilirsiniz. Burada Cemal’in eşsiz ve günlerce zihnimizin arka bölümlerinde açık kalan sanki bir sekme gibi bize eşlik eden Simurg şarkısına da değinmeden geçemeyeceğim.
Hava inanılmaz sıcak olmuş ve seanslar da bir o kadar hararetli geçerken kısa bir mola verdik. Hep birlikte denize gittik. Söylenenlere göre buralarda bazı kutlamalar yapılmış. Ancak ben bunlara yetişemedim. Olsun, sorun yok. Biraz serinleyip denizin tadını çıkardıktan sonra yeniden kalan seanslarımız için otelin yolunu tuttuk.
Akşam bizi güzel bir sürpriz bekliyordu. Bir önceki gün Elif bizlerden fun fact’lerimizi toplamıştı. Bunları ne için kullanacağı işte o zaman belli oldu. Mini bir oyunumuz vardı. Birbirimizin fun fact’lerini tahmin ederek ilk önce bitirmeye çalıştık. Çok keyifli ve bol kahkahalı anlar yaşandı. Kendimi biraz daha Simurgluları tanıyor hissettim.
Yine akşamüstü çardakta keyifli anlar ve muhabbetlerle günü kapattık.
Bir ertesi gün yine niyetim koşuya çıkmaktı ama önceki gün çok geç uyuduğumuz için sabah uyanamadık. Bugün gerçekten aşırı yoğun geçecekti. Bir sürü seans vardı ve hepimiz de çok heyecanlıydık. Çünkü akşam bizi neyin beklediğini bilmediğimiz bir kutlama vardı. Onuncu yı kutlamasıl, şaka değil.
Akşam olmuş, yemeklerimizi yemiş ve kutlama için hazırlanmaya geçmiştik. Başına ne geleceğini bilmeyen mahkumlar gibi YK ne derse onu yapıyorduk. Çokça heyecanlı ve meraklıydık.
Sözde bir mekana gidecektik. Sahilden yürüyerek… Sahilden yürüyerek mekana mı gidilir Allah aşkına? Gerçi ne bilsin Eskişehirli?
Tam biz yürürken uzaklardan kıyıya doğru gelen bir tekne gördüm. İçimden bir ses, “Yine hangi zengin bugün eğlenecek?” diye geçirdi. Derken ön kısımlardan bir çığlık yükseldi. Bizimkiler bağırıyordu. Ama heyecandan. Bugün eğlenecek o zenginler bizdik. O anlar nasıl anlatılır bilmiyorum ama hem çok eğlendiğimi hem de çok karmaşık duygular hissettiğimi belirtmek istiyorum.
Bazılarınızın bildiği üzere su ile aram çok iyi değil. Ama tabii yanında sevdiğin insanlar olunca bakış açın çok da öyle olmuyor. Aklımda kalan anları söylemek isterim. Müziğin sesini zihnimde kısıp denizin, dağların ve ağaçların hışırtılarını dinlediğim o an… “Başına ne geleceğini bilmeden onu yönlendirenlere karşı hiçbir şekilde sorgulamadan ortama uyum sağlayan ve bir anda Ajda Pekkan olan Haluk…” Selin’in yaklaşan doğum günü kutlaması… Topal oynayan Ali Berdan… Sen böyle oynamayı nerden öğrendin?Furkan’ın hareketleriyle dansın nasıl edileceğini bir daha öğrettiği anlar… Ve daha niceleri. Tabii eğlence bitmek üzereydi. Derken düşündük: No:49’dan bir fikir!
Gece neden denize girmiyoruz? Tekneden indik. Otele doğru yürüyoruz. Sorduk: “Kim katılmak ister?” E tabii çok kalabalık olamadık. Hava biraz soğuktu ama gelenlerle aşırı keyifli bir deneyim yaşadığımızı söyleyebilirim. Çevrede ışıkların olmaması gökyüzünü o kadar belirgin hâle getirmişti ki… Belki de hayatımda gördüğüm en parlak yıldızlar bu anlardaydı. Ya da anın büyüsüne kapılmış, ben böyle görmüş de olabilirim. Bir diğeri ise suyun içinde bir şeylerin ışıldamasıydı: Algler. “Bunlar biyoloji kitaplarında geçen yaratıklar değil miydi ya? Şu an nasıl burada olabilirler?” diye sorguladığını hatırlıyorum.
Anlayacağınız, çok eğlendik. Beni bu noktada cesaretlendiren No:49 kızlarına ayrıca teşekkür ederim. Onlar olmasaydı asla suya girmezdim. E sudan yorulduk. Teknede bol bol eğlendik. Aç ayı da oynamaz, acıktık haliyle. Yakınlarda bir yer bulduk. O ne güzel kokoreçti öyle! Yine olsa yine yerim. Hatta iki tane yerim.
Günün sonunda sohbet, muhabbet derken uyuduk ve geldik o maalesef ki son ana. Son Gün. Son günün ve ayrılacak olmanın hüznü, eve dönüşün tatlı telaşı… Simurg’da bilirsiniz, bir ritüeldir. Plakartlara içinizi dökmek, yazmak, çizmek…
Otelden çıkışımızı yaptık. Dönüş yolu… Eskişehir’e dönecektim ama sanki artık Eskişehir’e dönüyor gibi değildim. Çünkü insan bazen bir yerden başka bir yere gitmiyor. Kendinden de birazını yolda bırakıp birazını yanında getiriyor. Kim bilir, belki gelecek yıl yeniden bambaşka bir şehirde buluştuğumuzda, bugün yanımıza aldıklarımızın üzerine daha nice hikaye, kahkaha ve biraz da hiç planlamadığımız macera eklemiş oluruz.