Ömrüm tekrardan başladı. Bu hissi mum olmayan birine anlatabilmek pek mümkün değil ama deneyeceğim: Yanmaya başladığınızda içinizde yaşam doğar, iliklerinize kadar yaşamın ısındığını duyarsınız. Acı bir tat oluşur ağzınızda, bu yemek acısı gibi değildir. Acının tadıdır. Sonrasında hissetmeye başlarsınız. Yaşamı hissedersiniz. Sizi eriten o ateşin hareketi yaşamınızı var eder, onun hareketlerini izlersiniz. Bir de erirsiniz. Bir de ömrünüz gözünüzün dibinde erir. Ona bakarsınız. Kimi zaman bakmaya korkarsınız. Kimi zaman ise bakarsınız ve uyuşursunuz. Mum olmak böyledir. Sizi var eden ateş, sizi eritir. Sizi yok eden ateş, size yaşam sunar.
Ateşsiz kalmak kolaydır ama. Canınız donar. Canınızın donması ölüm gibidir. Hiçbir şey ama hiçbir şey olmaz. Erimezsiniz, bundan iyi bir şey yoktur. Ama yaşayamazsınız. Konu yaşayamamak olduğu zaman ise başka hiçbir şey yoktur. Ömrünün bir daha başlamasını bile bekleyemezsiniz. Umut değil, umut edebilecek biri bile yoktur. Bazen yanarken düşünürüm; acaba tekrardan yakıldığımda, yanan kişi olarak aynı kişi miyim? Mum en son yandığı zaman yanan kişi ben miydim yoksa başka biri miydi? Bilmiyorum, ne acayip? Geçmiş yanışlarıma dair bir şeyler hatırlıyorum fakat onlar bana mı ait? Yoksa önceki ömürlerden bana kalan bir anı bulutu mu? Aynı anılara sahip birkaç farklı mum belki de, olamaz mı? O anılar yaşanırken neler hissettiğimi, neler düşündüğümü hatırlamıyorum. O hisler ve düşünceler ateşle birlikte sönmüş olmalı. İşte bu durum, her yandığımda farklı biri olduğumu düşündürüyor bana. Eğer benden önceki bir başkası ise onun kim olduğunu hiçbir zaman bilemem. Fakat benden sonraki beni bilebilir mi? Ona beni anlatabilir miyim? Bir iz bırakabilir miyim? Belki de dibimdeki erimiş bu mum kırıntıları bir iz bırakma çabamdır? Bilemem.
Ömrümü başlatan şey bu sefer bir kibritti. Neden bilmiyorum fakat kibritle yakılmayı daha çok severim. Beni yakan el ise bir erkeğin eliydi. Bir erkek eli olduğunu ateşime değen titreşimlerden anlayabiliyorum. Dünyayı gözleriyle gören canlılar gibi bir gözüm yok. Bunun yerine ateşim bana ona değen her şeyi anlatıyor. Titreşimler. Ses, hareket, nefes, hava her şey ateşimin duyabileceği şeyler; koku, madde, tozlar ise ateşimin yakabileceği şeyler. Yaktığım ve titreştiğim her şeyi duyarım. Bilirim yani… Renklerle büyümüş; sesin, kokunun güzelliğini hep pas geçmiş bir canlıya bunu anlatmak çok zordur. Öte yandan yaktığım şeylerin nasıl hissettiğini hep merak etmişimdir. Mesela kibrit yanmanın ona can verdiğini hissediyor mudur? Yoksa bana can veren eller gibi ateşten korkuyor mudur? Belki de sadece yanıyordur. Kim bilir?
Beni yakan adam sandalyesine oturdu, üzerinde bulunduğum masaya kollarını koydu ve biriyle konuşmaya başladı. “Bu ışık hoşuna gitti mi?”. Ateşimi daha hızlı titreştiren tiz bir kadın sesi geldi hemen ardından. “Beyaz ışığa göre çok daha iyi. Bu ampülü değiştirelim ya. Sarı ışık daha güzel geliyor gözüme, bu çok hastanedeymişim gibi hissettiriyor.” Erkeğimiz kadına cevap verdi. “Meydana inerken yol üstünde bir yer var, bu mumu da oradan almıştım. Orada vardı ampül, görmüştüm. Bi’ ara meydana indiğimizde alırız.” Kadın tekrardan sözü aldı. “Ne kadardır ki bunlar? Hiç bilmiyorum şu ampül piyasasını.” Kadının sesini çok sevdim. Konuşması resmen gıdıklıyordu beni. Ben de insan olsam flörtleştiğimizi hissederdim sanırım. Erkek hemen kadına cevap verdi. “Pahalı bir şey değildir ya, en fazla 50-60’tır tanesi. Salona bir tane, koridora bir tane, yatak odasına alırız bi tane daha. Çok pahalıya patlamaz.”. Erkeğin sesini de sevdim aslında. Sesinin tonundan ziyade kadınla konuşurkenki tonunun değişimi hoşuma gitti. Belki yalnızca ampül hakkında konuşuyordu fakat adamın sesiyle ateşim ufak bir valsa yapıyormuş gibiydi. İkisi de bir süre sustular. Masadaki kadehlerinden yavaş yavaş şarap yudumladılar. Kimi zaman kadının aldığı derin nefesler beni ona yaklaştırıyor, verdiği nefesler ise beni adama yaklaştırıyordu. Bir süre daha devam etti sessizlik.
“Kadri. Ne güzel günler geçirdik beraber.” dedi kadın. Kadının ağzından dökülen kelimelerle beraber verilen nefes ateşimi parlattı. Adamın adını biliyordum artık. Kadri. Kadri, biraz güldü, ya sakallarını ya da bıyıklarını kaşıdı.
Kadri: Sorma Azize’m. Ne kadar güzel günler geçirdik beraber. Bir de ne kadar ilginçtir, ilk andan beri korkuyorum bu güzel günlerin bitmesinden.
Azize: Ben de korkuyorum. Bunca zaman da korktuk. Belki bundan 6-7 ay önce şu anın olmayışından korktuk. Ama nasıl da oluyor işte bak. Zaman etrafımızda dolanıyor. Dönüyor sanki.
Ben yandıkça dibimdeki önceden erimiş fakat sonrasında kurumuş olan mum taneleri yeniden ısıyla karşılaşınca içimde geçmişten gelen hisler canlanmaya başladı. Hislerin nereden geldiğini anlayamıyordum. Bu, uçan sineklerin nereden geldiğini bilemeyip gürültüye karıştıklarında nereye gittiklerini bilememeye benziyordu. Onları yakalayamıyordum.
Azize konuşmaya devam etti. “Aşktan korkmayandan korkacaksın zaten”. Kadri güldü, “Allah’tan korkmayandan değil miydi o?” diye cevap verdi. “Aşk ile tanrının bir farkı mı var?” diye sordu Azize.
“Anlatsana bana biraz bunu.” dedi Kadri.
Azize: Allah aşkı peşinde koşanlar demez mi “Yol sonuçtan önemlidir.” diye. Hatta şöyle derler: sonuç değil yoldur kıymetli olan. Yani aşk asıl önemli olandır. Aşkı duymaktır tanrıyı duymak. Hangi aşık bir tanrının varlığını reddedebilir ki zaten?
Kadri: Tanrı’ya ulaşmak mümkün mü sence? Onunla karşılaşmak, konuşmak mümkün mü? Tanrı ile iletişim kurmak aşkı yaşamaktan geçiyor ise… Nasıl yani ya? Tanrı’nın varlığını ben duyamıyorum. Aşkıma ne kadar teslim olduğumu biliyorsun fakat bir Tanrı’nın varlığını duyduğum hiçbir an yaşamadım.
Azize, tırnaklarının yanlarını yemeye başladı. Sessizleşip başını öne eğdi, bacaklarının pozisyonunu değiştirdi. Kadri ise Azize’ye bakıyordu. Onu seyrediyor, bir yandan da ayaklarıyla yerde ritim tutuyordu. Azize, kafasını hafif kaldırdı, sol taraftaki saçlarını kulağının arkasına taktı.
Ben eridikçe ateşimle beraber aşağı doğru çöküyordum. Bu sırada yukarıda kalan bir parçam, hemen yanımda, erimiş mumuma yavaşça düştü.
Azize: Çünkü Tanrı’yı dışarıda arıyorsun. Aslında yaptığın şey tam olarak yanlış değil. Tanrı hem içeride hem de dışarıda da bulunabilir, fakat içindeki Tanrı’nın parçasını anlayana kadar dışarıya körsün.
Kadri: İçimdeki Tanrı’nın parçasını anlatsana biraz.
Azize: Ruh. Ruh’un kimi zamanlar sana ihtiyacını, ne istediğini söyler. Bu iletişim çok ama çok ilginç bir şey. Nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum. İşte somutlaştırmak çok zor.
Kadri: Sessizliğin fısıldaması gibi mi? Seslerin herbirini kapatmak gerekir ki sessizlik duyulsun, o kendi şarkısını sunabilsin. Bunun gibi bir şey mi?
Kadri, sorusunu sorduğu anda hatırlamadığım bir şeyi bir anda hatırladım. Kadri uzunca bir süredir müzik ile ilgileniyordu. Geçtiğimiz gün, Kadri Azize’ye sessizliğin ses kadar önemli olduğunu anlatıyordu. Geçtiğimiz gün, geçtiğimiz gün, geçtiğimiz gün… Ne kadar eskiydi acaba? Kadri’nin o gün sakalı hiç yoktu. Daha dün gibi hatırlıyorum oysa ki. Az önce yanıma düşen parçamda mumyalanmış bir anıydı belki de hatırladığım. Eğer gerçekten öyleyse… Gerçekten eriyen mumumda mumyalanmış bir anı canlandıysa; sönmeye karşı bakışım değişebilir. Kendimi sönüşün koynuna bırakmaya teslim olabilirim.
Azize: Ya Kadri bin yaşa. İşte onu dinleyebilmeye… Seviyorum seni he Kadri. (Kadri “Ben de aşkım” der.) Neyse işte onu dinleyebilmeye başladığımız zamanlarda ise dışarıdaki Tanrı bize görünmeye başlar. Sanki önümüzdeki duvarlar kalkar, görünmez yollar görünür hale gelir.
Ve sessizlik…
Ateşimin ısısından, ateşimin ışığından çok daha güçlü bir sessizlik kucakladı odayı. Bu sessizlik esnasında ben eriyordum. Sessizlik eriyişimi güzelleştiriyordu, fitilimden çıkan sesi duyabiliyordum. Müzik böyle bir şey olmalıydı. Bu çatırdama kadar içten gelen bir şey olmalıydı. Onların ruh dedikleri şey benim fitilimden başka bir şey değil miydi acaba? İnanılmaz bir ses yankılanıyordu içimde. İçe doğru çökmem sebebiyle yanımda dimdik duran mumdan duvarlarım, fitilimin sesiyle titriyor hatta kimi zaman kendilerini erimişliğime bırakıyorlardı. Oysa onların neden kırıldığını ve düştüğünü bilmiyor, doğaları gereği olduklarını sanıyordum. Eriyişimin yalnız bıraktığı sert ve eski kabuk benliğimi, fitilim benliğime katıyordu. Eriyişimin kabul ettiği sert ve eski kabuk benliğim, yeni bir kabuktu benim için.
Azize: Mumu söndürelim mi?
Kadri bu soruya yüksek ihtimalle “Olur” diyecekti. Aşık olduğu kadının sözünü dinlemeyi severdi. Ben de onun bu huyunu çok severdim. Kendini onun kollarına bırakması ona iyi geliyordu. Kabul etmeliydi. Beni düşünmemeliler. Ben kabulündeyim sönüşümün. Gelecek yanışlar, fitilini seven bir mumu eritecekler. Yalnıca üzgünüm biraz. Keşke biraz daha yanacak vaktim olsaydı. Ama pek önemli değil. Teslim oluyorum sana ölümüm. Teslim oluyorum sana…
Kadri: Olur.
Yanışım… Teslim oluyorum sana Tanrı’m. Teslim oluyorum sana fitilim. Beni yakan eller, beni söndürecek nefesler ve daha nice sayamadıklarım… Sizlere teslimimim. Beni.