Bu hayatta sevdiğimiz şeylere mi obsesiz ya da obsesyon geliştirdiklerimiz bize sunulan opsiyonlar arasında sevdiğimize inandığımız şeyler mi? Kaydırdığımız dünyamızda saniyeler içinde değişen duygularımız zihnimizi altüst ederken kalbimiz neyi gerçekten sevdiğine nasıl karar verebilir ki? Vücudumuz durmamızı söylese bile sırf çevremizdekiler bizden daha hızlı koşuyor diye verdiğimiz bir yarıştır bizimkisi. Biz obsesiyoneller bir kişiden daha hızlı koştuğumuzu görünce seviniriz çünkü gözümüzü bürüyen o hırs engeller görmemizi yolun sekiz çizdiğini.
Eğitim hayatımız boyunca özne ve nesneyi ayırmayı öğrendik tekrar tekrar. Sanırsam bu dersleri hafife almamak lazımmış çünkü işi yapan ve işten etkileneni bulmak için kim ve neyi soruları yetmiyor. Zaten soru sormayı bırakmışken insanlar, nesneler öznelere kafa tutuyor. İnsanlar sosyal medyayı yönetiyormuş gibi gözükse de sosyal medya insanları yönetiyor. Tabii bu nesnelere izin vermeyenlerimiz de var: obsesifler. Onlar kararlılılarıyla asıl öznenin kendileri olduklarını kanıtlamak için biçilmiş kaftanlar “sözde”. Evet sözde diyorum çünkü onların bu kararlılıkları sirkte kükreyen bir aslan ile eşdeğer. Nesnelerin tuttuğu halkadan atladıklarında duydukları alkıştan tatmin olacak kadar saflar ne yazık ki. Üzüldünüz mü, üzülmeyin beterin de beteri var: Obsesiyoneller. Onlar da sirkin cambazları. Altı ateşlerle çevrili olan incecik bir ipin üzerinde yürür dururlar. Ne var bunda, diyecekseniz karşıya ulaştıklarında bir yere varamayacağını bile bile tekrardan o ipin üzerinde yürürler canları pahasına. Çünkü önemli olan o riski almaktır ama düşünmezler ki hiç ne uğruna. E tabi aşağıda onlara bakan kaygılı, korku dolu gözlere rağmen bunun kendi tercihleri olduğunu söylemeleri de işin cabası aslında.
O zaman ne yapalım? Hiçbir şey! Şaka yapmıyorum, duralım. Kulağımızdaki kulaklıklardan “bluetooth disconnected” sesi gelsin hayat “reconnected” olsun. Kendi opsiyonlarımızı yaratalım sonra da onları merak edelim. Çünkü bence merak sevmenin en güzel biçimidir. Soru sormak da sevgiyi paylaşmanın. Sormak için dinlemek gerekir tabii önce, bu tanımadığımız onlarca insanın çift tıklara yansıyan alkışları da olabilir kalbimizin sesi de.