Çok şaşırmıştım. Okuduğumuz şeyler bedenimiz üstünde nasıl bir etki oluşturabilir ki? Hem de somut bir etki… Oldukça şaşırtıcı. Ben de denemek istedim, bir nevi kendi üstümde bir sosyal deney. Hayır; huzursuzluk, korku, heyecan gibi şeylerden bahsetmiyorum. Gerçekten güzel bir şey okuyorsak bu etkiler bir alana bir bedava geliyor zaten. Açlıktan bahsediyorum ben.
Genelde bir kitaba başlayacakken internette bir dolaşırım; ne demişler, ne yorum yapmışlar diye. Bunu yaparken spoiler yememek tabii çok zor oluyor. Ama yine de insanın merakını celbediyor. Yine günlerden bir gün kitabımı elime aldım, arkasını okudum ve arama motoruna “Açlık” yazdım. Hemencecik kişisel yorumları geçiyoruz: “Hmm, karaktere kızmışlar… Geç… Bunu da geç… Ahlak böyle bir şey mi ya?… Devam… Ya bunlar ne anlatıyor!?” dediğim kıvamda dikkatli okumaya başladım. Bir süre, acaba kitabı okuduktan sonra buzdolabına saldıranlar tarafında mı yoksa midesi tutulanlar tarafında mı olacağım, merakıyla yaşadım. Bunun cevabını yazının sonuna sihirli bir şekilde bağlamayı düşünüyorum.
Halkın nabzını tuttuysak yazarın hayatını okuyabiliriz. Okudum, okudum, okudum; “E, bitmiyor?” derken aslında kitabı okuduğumuzu fark ediyoruz. Hiçbir metni yazarından ayrı düşünmememiz gerektiği bu kitapta açık bir şekilde sunuluyor bize. Biyografi olmamasına rağmen “Açlık, Knut Hamsun’un hayatından çıkmıştır.” yorumunu rahatça yapabiliriz. Çoğu zaman karakter için içimden “Neden Bay Anderson?” repliğini geçirsem de sonra yazarın hayatına bakıyorum; belki empati yapamıyorum ama anlamlandırabiliyorum. Gurur, onur, haysiyet, tutku ve yaşam çatışması… Günümüzde yaşasaydı belki de kendisine “Sigortalı bir iş bul.” denilebilirdi. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine savaş açan bir anlayış resmen. Her şey o kadar akıcı ki “Deliriyor muyuz, delirdik mi, ha oldu olacak…” derken bakıyoruz, “E, iyi bari, burada mantıklı davrandın.” diyoruz. Biz diyorum çünkü o yaşamıyor, ben de yaşamıyorum. O anda biz yaşıyoruz. Kitaptaki karakter ve ben, biz oluyoruz. Birinci şahıstan okumamızın da etkisi yok değil amma velakin bana bu kadar uzak şeyleri benimsettiyse ne kadar farklı olsak da özünde insan olmakta birleştiğimizi anlattı bana.
Bazı boşluklar var, cevaplanmayan sorularımız oluyor ama bu, hikâyenin bir eksiği değil. Bu boşluklar, karakterin de bilmediği cevaplar. Şebnem Ferah’ın “Sigara” şarkısında geçen sözler gibi bir şey yaşanıyor hikâyemizde: “Küçük bir aşk yetiştirdim, düzene yenik düştü.” Hakikaten ona ne oldu? Ben bilmiyorum. Ne yazık ki o da bilmiyor. O zaman benim hayatımmış gibi kabullenip devam edeceğim.
“Bulunduğu tarafa başımı bile çevirmeden, gururlu ve çalımlı, önünden geçip gideceğim gün de gelirdi elbet! Bana dik dik baksa, üstelik kankırmızı elbiseler bile giymiş olsa, yapacaktım bunu, yapacaktım işte!”
Norveç’i başka bir bedende dolaşsak yine oralara çekiliriz gibi. Karl Johans Caddesi mi? Ya, adım adım bilirim her yerini. Saat kulesini de görürüz. E, oradaki lokantaları falan hep bilirim. Adlarını bilmesem de vardır yani güzel et lokantaları. Hatta kocaman ekmekleri olan bir fırın da bulunur elbet. Sahile inmeden olmaz. Belki oralarda yürürken ağzımızda bir talaş parçasını çiğner dururuz. Çiğneriz, çiğneriz, birkaç saat çiğneriz herhâlde. Tadı nasıldır ki acaba?
Evet, yazının başındaki soruyu ben de kitabımı bitirince anlamıştım. Ben, talaşın tadını merak edenler tarafındayım.
Çok şaşırmıştım. Okuduğumuz şeyler bedenimiz üstünde nasıl bir etki oluşturabilir ki? Hem de somut bir etki… Oldukça şaşırtıcı. Ben de denemek istedim; bir nevi kendi üstümde bir sosyal deney. Hayır, huzursuzluk, korku, heyecan gibi şeylerden bahsetmiyorum. Gerçekten güzel bir şey okuyorsak bu etkiler bir alana bir bedava geliyor zaten. Açlıktan bahsediyorum ben.
Genelde bir kitaba başlayacakken internette bir dolaşırım, ne demişler, ne yorum yapmışlar diye. Bunu yaparken spoiler yememek tabii çok zor oluyor. Ama yine de insanın merakını celbediyor. Yine günlerden bir gün kitabımı elime aldım, arkasını okudum ve arama motoruna “Açlık” yazdım. Hemencecik kişisel yorumları geçiyoruz: “Hmm, karaktere kızmışlar… Geç… Bunu da geç… Ahlak böyle bir şey mi ya?… Devam… Ya bunlar ne anlatıyor!?” dediğim kıvamda dikkatli okumaya başladım. Bir süre, acaba kitabı okuduktan sonra buzdolabına saldıranlar tarafında mı yoksa midesi tutulanlar tarafında mı olacağım, merakıyla yaşadım. Bunun cevabını yazının sonuna sihirli bir şekilde bağlamayı düşünüyorum.
Halkın nabzını tuttuysak yazarın hayatını okuyabiliriz. Okudum, okudum, okudum; “E, bitmiyor?” derken aslında kitabı okuduğumuzu fark ediyoruz. Hiçbir metni yazarından ayrı düşünmememiz gerektiği bu kitapta açık bir şekilde sunuluyor bize. Biyografi olmamasına rağmen “Açlık, Knut Hamsun’un hayatından çıkmıştır.” yorumunu rahatça yapabiliriz. Çoğu zaman karakter için içimden “Neden Bay Anderson?” repliğini geçirsem de sonra yazarın hayatına bakıyorum; belki empati yapamıyorum ama anlamlandırabiliyorum. Gurur, onur, haysiyet, tutku ve yaşam çatışması… Günümüzde yaşasaydı belki de kendisine “Sigortalı bir iş bul.” denilebilirdi. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine savaş açan bir anlayış resmen. Her şey o kadar akıcı ki “Deliriyor muyuz, delirdik mi, ha oldu olacak…” derken bakıyoruz, “E, iyi bari, burada mantıklı davrandın.” diyoruz. Biz diyorum çünkü o yaşamıyor, ben de yaşamıyorum. O anda biz yaşıyoruz. Kitaptaki karakter ve ben, biz oluyoruz. Birinci şahıstan okumamızın da etkisi yok değil amma velakin bana bu kadar uzak şeyleri benimsettiyse ne kadar farklı olsak da özünde insan olmakta birleştiğimizi anlattı bana.
Bazı boşluklar var, cevaplanmayan sorularımız oluyor ama bu, hikâyenin bir eksiği değil. Bu boşluklar, karakterin de bilmediği cevaplar. Şebnem Ferah’ın “Sigara” şarkısında geçen sözler gibi bir şey yaşanıyor hikâyemizde: “Küçük bir aşk yetiştirdim, düzene yenik düştü.” Hakikaten ona ne oldu? Ben bilmiyorum. Ne yazık ki o da bilmiyor. O zaman benim hayatımmış gibi kabullenip devam edeceğim.
“Bulunduğu tarafa başımı bile çevirmeden, gururlu ve çalımlı, önünden geçip gideceğim gün de gelirdi elbet! Bana dik dik baksa, üstelik kankırmızı elbiseler bile giymiş olsa, yapacaktım bunu, yapacaktım işte!”
Norveç’i başka bir bedende dolaşsak yine oralara çekiliriz gibi. Karl Johans Caddesi mi? Ya, adım adım bilirim her yerini. Saat kulesini de görürüz. E, oradaki lokantaları falan hep bilirim. Adlarını bilmesem de vardır yani güzel et lokantaları. Hatta kocaman ekmekleri olan bir fırın da bulunur elbet. Sahile inmeden olmaz. Belki oralarda yürürken ağzımızda bir talaş parçasını çiğner dururuz. Çiğneriz, çiğneriz, birkaç saat çiğneriz herhâlde. Tadı nasıldır ki acaba?
Evet, yazının başındaki soruyu ben de kitabımı bitirince anlamıştım. Ben, talaşın tadını merak edenler tarafındayım.