Özgürlük hiç özgür olamamış biri için bir yaratıcının varlığını anlamaktan çok daha zor, imkansıza yakın bir mesele.
Mesela yaratıcının var olduğuna inanmak için onlarca din, binlerce ritüel çeşidi, peygamberler, kitaplar mevcut, ama neyin içinde olduğunu anlayamayan biri için özgürlük anlaşılması zor, imkansıza yakın bir mesele.
Geçen günlerde ödevim kapsamında izlediğim belgeselde Kuzey Kore kampından kaçan, orada doğup büyümüş bir politik suçlunun hikayesini izlediğimde düşündüklerim bunlardı. Dışarıda dünya olduğunu bilmeyen biri için dışarı çıkmak da mesele olmamalı. Bu mahkum sonradan içeri giren bir mahkumun öbür dünya anlatılarıyla büyüleniyor ve dışarıya çıkmak istiyor. Daha doğrusu bir “içeride olduğunu” farkediyor. Ona bu farkındalığı kazandıransa sonradan giren ve hasretini çektiği dünyasını anlatan mahkumun domuz etinin tadını ballandıra ballandıra anlatışı oluyor. Yaşadıklarının nasıl daha farklı olabileceğinden bihaber mahkum domuz etinin tadı anlatımıyla merak ediyor dışarı dünyayı, ve kaçmaya hazırlanıyorlar. Hayatını bir kısmında dünyevi haklara sahip olabilmiş ve bunu kaybetmiş mahkumun çıkma isteği çok doğal bir geri kazanma güdümü. Peki ya diğeri için hiç sahip olmadığı birşeyi bu kadar güçlü canı pahasına istemek nasıl mümkün olabilir?
Örneğin hiç güçlü bir eleştiri kabiliyeti geliştirmeyi denememiş, başka eleştirileri okumaya tenezzül etmemiş bir birey ifade özgürlüğünü istemesi mümkün olabilir mi? Ona eleştirinin ne kadar yapıcı bir yetenek olduğunu anlatarak insani bir duygusunu harekete geçirebilir miyiz? Gerçekten isteyebilir mi o halde düşüncelerin özgürce beyan edilmesini? Mahkumun domuz etine tutkusu gibi sahip olabileceğinin farkında olmadığı bir hakkın peşine düşebilir mi bu kişi? İşte kendini ifade etme çabası olmayan bir kişi için ifade özgürlüğüne inanmak mı daha zor, tanrının varlığına inanmak mı?
Hiç özgür olmamış bir mahkumun özgürlüğüne, kendisine inanması mümkün mü? İzlediğim bir vlogta Kadın bir gezginin Afganistan’a yapmış olduğu yakın tarihli seyahatinde etrafta neredeyse hiçbir kadınla karşılaşması mümkün olmamıştı -çünkü kadınların erkeklerle kamusal alanda bulunmasını oldukça kısıtlayan Taliban rejimini mevcut-. Toplu taşımalarda kadınların erkeklerle dolu bir araca binemeyecekleri bir düzende, gideceği yere varabilmek için bir kadının dışarıda görünmesini ve araca binmesini bekledikten sonra akşam bu kadın tarafından evine davet ediliyor. Kadınla çeviriye yaptıkları sohbetlerde, buradaki kadınların kendi yaşamlarını doğru bulduklarını gezginin de kendisi gibi olmasını umduklarını belirttiğiniz ifade ediyor. Bu kadınlar neden daha fazla hakka sahip olabilecekken özgür yaşamın meraklısı değil gibi görünüyorlar. Burada patriyarkal adaletsizliğin cezasını kadınların tek bir ifadesinden onlara kesecek değiliz, tartışmamız özgürlüğe inanabilmek üzerine olduğundan onlara bunu
inanmayı mümkün kılmayan düzenin … diyoruz. Deniz’in yaptığı da bu olmalı. Bir ifade gücü olduğunu unutmak üzere bir halkı sahnede sarsmak. Sanırım hepimize “Bunu nasıl söyleyebilmiş?” dedirtti. Medyada onun hakkında yansıyan yorumlar inşallah içeri alınmaz şeklinde olmasından anlıyoruz ki güçlü olduğunu düşündüğümüz gazeteciler bile şaşırdı. Bir duygu uyandırdı. Levent Kırca’yı çağrıştırdı ama daha net daha az tiyatraldi. İfade kabiliyetinin vazgeçmeyen Denizi bekliyoruz şimdi. Peki kimlerden bekliyoruz Deniz’i? İçeri alınmasındaki isyanımızı, ifade özgürlüğümüz ihlal edildiğini kimlere anlatıyoruz? Eleştiri kabiliyetini geliştirmeyi hiç denememiş bir zihniyet anlayabilir mi ne demek istediğimizi? Tanrının kim olduğunu anlamak için nice deliller vardır. “Görmek isteyenler için nice ibretler vardır…” Denizi almaya çalıştığımız kişilerden mahkumun domuz etini anlayıp dışarı çıkmak istemesi ve bunu başarmanın gibi bir mucize beklediğimiz düşüncesi beni endişelendiriyor. Bir hakim, olaydakinin aksine mahkum olmadan savunma hakkını bilir çünkü savunma olmaksızın hükmünün adalete aykırı niteliği hakkında yıllarca dirsek çürütmüştür diye düşünelim. Aldığımız eğitimlerle farketmediğimiz özgürlüklerin önüne geçmek mümkün olabilir mi?
Farzı misal kendisine savunma için yeterli süre verilmediğini ısrarla ifade eden bir bireyin susma hakkını kullandığını varsaymak gibi bir ihlal yıllarca verilen eğitimle önlenebilir mi?
Sonra onu salondan çıkarmak,
Yargılama süresini uzatmak,
Gibi ihlaller hukuk eğitimi ile önlenebilir mi?
Yoksa eğitim bile yetersiz bir unsur mu özgürlüğü anlatmak için, hiç özgür olmamış olana? Bu sorular yoruyor beni. Bulunduğu koşullar başkalarına rahatsızlık vermesin diye brandalarla örülmüş bir şehir gibi hissediyorum. Hem imkansızlığa sürükleniyorum yıllardır, betona bulanmışım dinozorlar basmış üstüme hem de başkası beni görürse mahcup olmayayım diye gizlenmek istiyorum. Saklıyorum sorularımın bulamadığım yanıtlarını kendime.
Annelerimizin sanki evin en ücra köşesindeki lekeyi misafir gelince kınar endişesiyle sildirdiği gibi bir temizlikten geçen Ankara nasıl hissediyor acaba kendini? Misafirlerini layıkıyla ağırlayabildi mi? Gözün aydın diyelim o halde. Peki misafir gelecek diye içeri atılan
vatandaşlarını napacakmış Ankara, karar vermemiş mi?
Sorularıma ortaksınız hissediyorum, bazısını eleştirseniz de. Sormaya devam edelim bence hislerimize rağmen. Bizi öldürmeyen şey güçlendirir diyelim devam edelim. Gerçi bu metroyla çıktığımız yolda bir de üzerimize basan Ahbabın hançerini yedik. Kızılayına, denetlendiği söylenen derneğine güvenmeyeceksin. Ahbabına eşine dostuna güvenmeyeceksin. Demek ki bu devirde babana bile güvenmeyeceksin. Hesabını sormaya devam etme inadımızı elimizden alamazlar ya. Belki yardım bağışlarımızı, inancımızı güvenimizi, denizi, neşemizi çalarlar da inadımızı çalabileceklerine daha az ihtimal veriyorum. O yüzden inatla hesapları ve soruları sormak geliyor içimden.
Sorulardan prangalarımı bir yorgan gibi çekip uyuyacağım. Sahibi olamadığım özgürlüklerimi görmeyi umuyorum rüyamda, belki böylece peşinden gidebilirim özgürlüğe inancımın. Rica edeceğim, misafirler gidince uyandırın.