Gündemdeme 4
Temmuz 15, 2026
Birvarmışbiryokmuş
Temmuz 15, 2026

Uslu Çocuk Sendromu

Küçük bir çocuktum. 4-5 yaşlarında düşünebilirsiniz beni. Kırmızı bir arabam vardı, en sevdiğim çizgi filmdekinin birebir oyuncağı. Onunla oynamayı çok severdim. Beni rüzgara bindirip gitmek istediğim o pırıltılı diyarlara taşıyacak diye düşlerdim. Eğer bir gün gücüm yeter de onu çok ama çok hızlı itebilirsem neden olmasındı ki? Sadece bunun için yeterince büyümem gerekiyordu. 

Yine günlerden bir gün o pırıl pırıl kırmızı arabamı uçurma deneylerimi sürdürüyordum. Ama sanırım arabam sihirli değilmiş. Bunu çok acı bir yoldan öğrendim. Şöyle gerçekleşti: Ben onu bütün gücümle ittiğimde kanatlanıp uçmak yerine her normal araba gibi onu bıraktığım yönde seyretti. Aman! Bir de gidip salonun diğer tarafındaki içinde bardakların olduğu lakin dantellerden içinde ne olduğunun zor anlaşıldığı ihtişamlı dolaba çarptı. Bir de yetmiyormuş gibi bardakların titreşmesiyle kulakları gıcırdatan bir ses… 

Annem salona elinde köpüklü bez ile apar topar geldi. Küplere binmişti. Sanırım biraz da benim için korkmuştu. Cam bardaklara bir şey olmamıştı çok şükür ama bu annemi sakinleştirmeye yetmemişti anlaşılan. Elinde delil gibi tuttuğu tekerleği kırılmış arabamla koşar adım yanıma geldi. “Ne yapıyorsun kızım? Dikkat etsene! Ya cam kırılsaydı, bir yerine batsaydı? Allah korusun yüzüne gözüne gelseydi? İçeride bulaşık yıkıyordum. Ya duymasaydım!” 

Ben ilk defa annemin bu kadar yüksek çıkan sesine şaşarak gözlerimde beliren damlalara engel olamadım. Gerçi o yaştaki çocuk gözyaşlarına engel olmaz zaten. Üzülürse ağlar, sinirlenirse bağırır. Ama bu seferki normal bir ağlama değildi. Hıçkırmaktan zor nefesler alıyordum. Pırıl pırıl kırmızı arabamın uçamaması yetmiyormuş gibi bir de tekerleği kırılmıştı. Artık normal bir araba bile sayılmazdı. Üstelik… Üstelik annem neden bana bağırmıştı? Benim için korktuysa ve endişeliyse bana sarılması gerekmez miydi? 

Ben böyle kontrol edilemez, tabiri yerindeyse çığlık çığlığa ağlarken annem şöyle dedi: “Sus, ağlarsan bir daha bu arabayı göremezsin!” Bunu o yaşta neden söylediğini anlamamıştım. 4 yıllık biriktirdiğim bu veri setinde endişelenen ve korkan bir annenin neden tehditler savurduğu ve dünyalar kadar sevdiği kızına neden böyle acımasız olduğunu temellendiren bir şey yoktu. 

Ama büyüyünce idrak ediyor insan. Annem o an bana bir şey olurdu da zamanında fark edemezdi korkusuyla başa çıkamadı. Bu denli büyük bir korkuyla o an yüzleşmemek için bu düşünceyi farklı bir duyguya yansıttı: Öfke. Ve ben de öyle yaptım. Bunu o an öğrenmiştim. Yine her şeyi bana öğreten kadından. 

Şimdiye dek üzüldüğümde hep ağlamıştım. İşe de yaramıştı doğrusu. Ama şimdi benim bu dünyada en güvendiğim insan, şimdiye kadarki yaşayageldiğim bu hayatta sevgi, şefkat, edep kodlarımı yazan bu kadın “Üzüldüğünde ağlama. Kızarım.” demişti. 

Ben de içime attım. O gün ilk defa organik yaşamadım. 

Üzüldüğümde suratımı asamadığım her an içimde burukluk bıraktı. Gözyaşları artık kıymete binmişti, öyle her acıya ağlanmazdı. Anneannem vefat ettiğinde herkes çok rahattı ağlamak konusunda. Hayretler içinde kalmıştım. Ama erkeklere yine yasaktı. Dedemin annesini daha 3 saat önce kaybeden dayıma “Erkek adam ağlamaz!” dediğini duymuştum. Demek ki büyüyünce gelmiyordu her duygumuzu yaşama özgürlüğü. Oysaki ben de kendi annem gibi anne olunca artık kuralları benim koyabileceğimi düşünmüştüm. 

Bu buruklukları teker teker toplayıp hepsine aynı anda ağlamayı hayal etmiştim. Kupon toplar gibi bir bir cebime tıkıştırmıştım. Artık kimse bana “Ağlayamazsın.” diyemeyeceği zaman kullanacaktım bunları. O sebeple şimdilik ablamla paylaştığımız odada kapalı kapının ardında, başım çarşafa gömülü ablam şüphelenmeden ve annem bizi yemeğe çağırmadan birkaç gözyaşı dökmekle yetindim. 

Sonra biraz büyüdüm. Okula gitmeye başladım. Babamla okul çıkışı eve dönerken ön koltuğa binebilecek büyümüştüm hem de. Eve geldik, akşam yemeğine oturduk. Ablam, ben, babam, annem. Mükemmel kadro tam. Haftalardır içimi kemiren o haberi vermek herkes burada. 

   Ben: Baba, sana bahsettiğim bu yaz okulu var ya, yurt dışında olan. Hı, hı. Bir aylık. Evet her şeyi karşılıyorlar. Ona kabul aldım. Bizim okuldan bir tek beni seçtiler. Ona gidebilir miyim? Söz veriyorum, gidene kadar uslu bir kız olacağım. 

   Babam: Kızım her etkinliğe gideceksin diye bir şart yok. Bak okuldaki diğer çocuklar gitmiyor, onlar üniversite okuyup meslek sahibi olmuyorlar mı? Hem ne yapacaksınız ki orada?

   Ben: (biraz heyecandan, biraz da sinirlenerek sesimi yükseltip) Baba bu çok özel bir progra-

   Babam: Hayır dedim kızım. Saygısızlık etme. Sözümü dinle. 

17 yaşımda yeni bir bilgi. “Sinirlenmek saygısızlıktır.” Büyüklere ses yükseltilmez. Sonrasında bu düşünce genişledi ve yerini şuna bıraktı: Kız çocuklarının büyük harflerle gülmesi toplumda hoş karşılanmaz. Sokakta bağıran kadınları hayal edin. Pazarda tezgah açan teyzeler gelir aklınıza hemen. Başka bir senaryo daha düşünün. Evet, birbirine çıkışan iki insan görürsünüz. Ve bunlar çirkindir. Kimse pazarda tezgah açıp ekmeğini taştan çıkaran teyzenin emeğini görmez, herkes üç beş lira az olsun hesabını yapar. “57 lira mı, 55 de alayım abla.” Bunu bir alışveriş merkezinde yapamazsınız. Ya da o Michellin yıldızlı restoranlarda kimse gelen üç gram yemeğe ne kadar ödediğini umursamaz. Neden mi? Çünkü tezgah sokaktadır, oturduğunuz restoran gibi muhteşem ışıklandırmaları yoktur. Herkes o restoranların bilmem kim şefinden bilmem ne tatlısını yemek için aylarca sıra beklerken kimse tezgahtar teyzenin yerine olmak istemez. Eli toprağa değdiğinden midir yoksa kendini halktan biri olarak gördüğünden mi bilinmez ezik sayılır. 

Neyse konumuza dönelim. Demem o ki sesi yüksek çıkan her kadın çirkeftir. Ve toplum bunu kaldıramaz. O sebeptendir ki tüm kız çocuklarının hep sessiz sakin olması beklenirken oğlan çocuklarının yaramazlıkları göze tatlı gelir. Ama hata bende, sen 17 yıllık hayatında hiç mi bakmadın etrafına? Hiç gördün mü sen cık cık demeyen ihtiyarları bu senaryolar karşısında. Bu yaşına kadar öğrenmen gerekirdi. Al işte, şimdi çıktı karşına. Yine hayatta en çok güvendiğim insanlardan bir sorgulanmayan bilgi daha: Tatlı kızlar sessiz sakin olur. 

O gün sadece bunu öğrenmedim yalnız. Yuvarlak masada yapılan her toplaşmanın ne kadar küçük düşürücü olabileceğini de kavradım. Hep cümbür cemaat, kahkahaların eksik olmamasıyla hatırlanan kalabalık bayram sofralarında herkesin ne kadar sentetik olduğunu sonra sonra fark ettim. 

O güne dönelim. Neyse ki hızlı ayak uyduruyorum, hemen olaya el atıp  uyum sağladım. Annemin kuponlarının çetelesini tutuyordum, bir defter de babama açtım. Bir, iki, üç… Bunu baba evinden çıkana kadar sürdürdüm. Artık sinirlendiğimde bağırmamayı garipsemiyordum, o an söyleyemediğim kelimelerin hıncını çeteleye çizilen o yeni çizgiye akıttım. Hem artık uzun vadeli düşünüyordum. Feda ettiğim bu küçük yaramazlıkları ileride eve çıkacağımda kullanacağım haylazlık mevduatım için biriktiriyordum. Zaten organik olmamak artık doğaldı(!) Birbirimizi idare etmemiz gerekiyordu. 

Böyle böyle kuponları biriktirmeye devam ettim. Hem haylazlık kredimi koruyor hem de ileride sefasını süreceğim o büyük ekranda ağlayacağım, bağıracağım alanı satın almamı sağlayayacak kuponların artışını seyrediyordum. Hatta belki o kuponlarla… Belki… Belki de… Ne bileyim… Başka çılgın neler yapılır ki?

Ayrıca siz bilmezsiniz. Kuponların şöyle bir faydası daha vardır. İlk uzun süreli ilişkimde keşfetmiştim bunu. Saygın bir işi olan, eli yüzü düzgün bir çocuktu Kerem. Aynı yaşlardayız falan. O her sınırımı ihlal ettiğinde sustum. Ön ceplerim annem ve babamdan aldığım kuponlarla dolu olduğun arka ceplerime sıkıştırdım Kerem’inkileri. Bir gün ipler kopup kayışlar kızıştığında o İstanbul beyefendisi Kerem bana sesini yükseltmeye kalkarsa bağırmayacaktım tabii ki. Bu hatayı bir kere yapmıştım. Ama artık şöyle diyebilirdim: “Ben seni olduğun gibi kabul etmiştim. Ben sana saçımı süpürge ettim. Sen benim değerimi hiç anlamadın.”

Gördünüz mü? Kuponlar fena değildir aslında.

Lakin dönüp baktığımda gerçekten yaşayamadığım anları görüyorum. Patronumun beni ezmesine izin verdiğim, babamın ancak bana çizdiği uslu kız çerçevesini ihlal etmeyecek şekilde var olabildiğim… 25 koca yıl, ilk birkaç senesi dışında asla kendim gibi davranamamışım bu ömrün. Bir de bu 25 yıldır insanların benim hakkımda pekiştirdikleri kimlikten taşmama derdi vardı. Hep neşeli olduğumdan artık surat asamıyorum mesela. Ya da ilişkilerimde hep anlayışlı taraf olduğumdan kontrolü kaybettiğimde partnerim “Sen çok değiştin.” diyebiliyor kolayca. İşte tam bu bunalımların içinde artık kupon biriktirmek eğlenceli gelmiyor. Alın. Bütün kuponlarım sizin olsun. O hayalini kurduğum ihtişamlı sahne de umrumda değil. Üstünde tepinebilirsiniz gönlünüzce. Sahneye ihtiyacım yok ama n’olur artık ağlayabilir miyim? Çığlık çığlığa… 

 



Paylaşmak Güzeldir:

Arife Vildan Bakar
Arife Vildan Bakar
Gaziantep Üniversitesi'nde tıp öğrencisi. Darüşşafaka'da Carpe Diem Dergisi ile başlayan yolculuğu onu Zümrüdüanka Dergisi GYY'ne getirdi. Aktif olarak "Nen nasıl bir insan olmak istiyorum?" sorusuna cevap arıyor. Bu sebeple dans ediyor, yazıyor, keman çalıyor ve daha birçok şey deniyor. Tüm bunları yaparken hayat enerjisini kaybetmemeye ve çevresindekilere iyi gelmeye çalışıyor. Aşamadıklarını işleyerek üretmeyi seviyor.