Neden buradaydı ve neden bu insanlar acınası suratlarıyla karşısında dikiliyorlardı, bilmiyordu. Camdan dışarısını seyreder gibi yaptı ama merakına yenilip karşısında duran gençlerden birini yanına çağırdı. “Hey yakışıklı çocuğum, bana bir bardak sütlü kahve getirir misin? Biraz sohbet edelim, canım sıkılıyor.” Genç adam Bahar Hanım’ın yanına oturdu ve sadece “Efendim” diyebildi, titreyen nefesini kontrol etmeye çalışırken. Bahar Hanım’ın leke dolu, buruşmuş, yaşlı eli; karşısında duran genç adamın sırtını sıvazladı. Genç adam birden gülmeye başladı. “Hatırladı, hatırladı işte benim kim olduğumu!” Bahar Hanım alınmışçasına yine cama doğru döndü. “Aşkı olsun Emre çocuğum, sen burada görevli olan en iyi bakıcısın. Çocuklarım beni buraya verdikten sonra arkamda hep sen vardın. Ne güzel sohbetler ettik seninle. Çocuklarımın yapmadığını yaptın, benimle arkadaş oldun.” Toprak’ın kahkahaları boğazına düğümlendi. Karşısında duran ablası gözyaşlarını saklamak için arkasını dönünce o da sütlü kahveyi getirmek üzere odadan çıktı.
Toprak kahveyi hazırlarken düşüncelere daldı. Her şey çok hızlı ilerlemişti. Annesinin evin yolunu unutup kaybolmaya başlaması, doktora götürülmesi, sürekli testler yapılması ve ardından da sihirli bir değnek dokunmuşçasına her şeyi unutup kendi kafasında yeni bir yaşam kurması… Doktor her şeyin bu kadar hızlı ilerlemeyeceğini söylemişti ama işte ne kendisini ne kocasını ne çocuklarını ne de evini hatırlıyordu annesi. Ablası mutfağa girdi ve Toprak’ın elinden cezveyi alıp kahveyi yapmaya başladı. Sütlü kahve annesinin unutmadığı ve çok sevdiği nadir şeylerden biriydi. Çınar düşünmekten çıldırmış bir şekilde ablasına döndü. “Yaprak, ben artık bunu kaldıramıyorum. Babamı mı arasak?” Yaprak elindeki kaşığı yavaşça bıraktı ve kardeşine sarıldı. “Yıllar önce bizi bırakıp giden birine mi emanet edeceğiz annemizi?” Onun bizim için yaptığı gibi biz de onun için çabalayacağız.” İki kardeşin konuşmasını taşan kahve böldü. Yaprak kahveleri fincanlara dökerken Toprak’ı durdurdu. “Doktorun bahsettiği bir yöntem vardı hani, eski resimleri göstermek.” Toprak başıyla onayladı ve çatı katına, eski albümleri almaya çıktı. Her adımında ona farklı bir gıcırtı sesi ve havaya karışan toz bulutu eşlik ediyordu. Yavaşça ışığı açtı ancak eski lamba cızırtılı sesler çıkartarak yavaşça soldu. Kapının yanında duran bir mum ve kibrit kutusuna yöneldi. Kibrit kutusunu açtı ve içinde kalan son kibritle mumu yaktı. Yanmaktan içine çökmüş olan mum hızlıca alevlendi sonra da aniden son soluğunu verircesine küçüldü. Toprak eliyle mumun çevresini kapadı, gözlerini kocaman açarak küçük kıvılcımın söneceği anı beklemeye başladı. Küçükken geceyi bir kibritle geçirebildiği zamanları şanslı sayıyorlardı. Komşu evlerden taşan renk renk ışık ve seslerin aksine onların evinde siyah bir sessizlik hakim olurdu. Çoğu gece ağacın altında yaktıkları ateşin etrafında toplanıp annesi onlara masallar anlatırdı. Bunlar çocuklarını korumak için savaşan bir aslanı, işleri iyi gitmeyince çareyi kaçmakta bulan korsanı ya da halkına çok iyi bakan fedakar kralı konu alan ancak hiçbirinin sonu hatırlanmayan yarım kalmış masallardı. Bir nokta kadar kalan alev geçen süre içerisinde çevresindeki mumu eritmiş ve oluşturduğu oyuk giderek büyümüştü. Yüzüne vuran ateşin sıcaklığıyla kendine gelen Toprak o ana kadar nefesinin tutuğunun farkında bile değildi. Derin bir nefes aldı ve nefesiyle içine dolan rutubet kokusu genzini yaktı. Uzun zamandır kullanılmamış olmasına rağmen çatı katı oldukça temiz ve düzenliydi. Kısa süren bir arayışın sonucunda karşısında duran albümleri kucaklayıp çıkacakken albümlerin yanında duran bir defter dikkatini çekti. Bu defter diğerlerine nazaran daha yeni bir defterdi. Annesinin kendi el yazısıyla isminin baş harflerini yazdığı defteri eline aldı ve dolu olan en son sayfayı açtı. Kahve lekesinin olduğu sayfanın en üst kısmına atılmış tarih bir gün önceye aitti. Diğer sayfalara da hızlıca bir göz attı, ardı ardına sıralanmış tarihler ile dolu sayfalar kafasını karıştırdı, annesinin bir günlük tuttuğunu bilmiyordu. Belki de bu günlüğü doktora vermeliydi. Altında yazanları okuyacakken aşağıdan gelen çığlık sesi onu kendine getirdi. Defteri cebine koydu ve aşağı doğru koştu. Annesi sütlü kahve değil de çay istediğini söyleyip kahve fincanını aşağı fırlatmıştı. Yaprak bir yandan kırıkları toplarken bir yandan da annesinden özür diliyordu. Toprak annesinin yanına oturdu ve ellerini sıkıca tutup dışarıda biraz sohbet etmek isteyip istemeyeceğini sordu. Annesi başıyla onayladı ve çıkarken de Yaprak’a bakıp “Senin abin olacak o adam, eşim, beni bırakıp gitmeseydi bunlar olmazdı.” Bahar Hanım’ın kocası Çınar Bey işleri kötü gidince sırra kadem basmış ardında da sadece dikili bir ağaç ve borçlarını bırakmıştı. Toprak annesini yanına alarak albümü açtı. “Bakın Bahar Hanım, bu benim küçüklüğüm.” Bahar Hanım yavaşça okşadı ilk fotoğrafı. Fotoğrafta bir yanında üç yaşındaki kızı, bir yanında da elinde yeni doğmuş bebeği arkasını ağaca yaslamış gülümsüyordu Çınar Bey’e. Dayanamadı kapadı gözlerini. Toprak durmadı, devam etti anlatmaya. Sıradaki fotoğrafta biraz daha büyümüş ablası onu bahçedeki salıncakta sallıyordu, bir diğer fotoğrafta ağaca tırmanmayı öğreniyordu, diğerinde piknik yapıyorlardı ağacın gölgesinin altında. Bahar Hanım pek de oralı değildi, düşünceliydi. Toprak anlatmaya devam ederken Bahar Hanım öksürmeye başladı. Öksürüklerin ardı arkası kesilmeyince Toprak içeri su getirmeye gitti. Su doldururken cebindeki defteri hatırladı. Kafasını uzatıp telefonda kocası ile konuşan ablasına baktı. Annesine suyu götürüp lavaboya gitmesi gerektiğini söyledi. Bahar Hanım başıyla onayladı. Tam giderken Toprak’ın elini yakalayıp “ Teşekkür ederim çocuğum resimler için, anne ve babanın ellerini öp onların kıymetini bil yavrum.” dedi. Toprak’ın gittiğinden emin olduğu zaman öksürmeyi bıraktı ve etrafını kolaçan etti. Sandalyelerin arkasında duran odun yığının üzerindeki örtüyü kaldırdı ve baltayı eline aldı. Hızlı ve kararlı bir şekilde bahçedeki ağaca doğru yöneldi. Ağacın yanında dimdik durmaya çalıştı ama belinin ağrısından dayanamayıp yere çömeldi. Yavaşça ağaca yaklaşınca fısıldadı “Nasıl buna cüret edersin? Ben yıllar boyunca dimdik durmaya çalışıp içten içe çürürken sen nasıl tüm zaman boyunca, tüm fotoğrafların arkasında bir gram bile eğilmezsin.” Durdu ve ardından avazı çıktığı kadar bağırarak devam etti. “Nasıl cüret edersin? Üstünde yeni doğan ya da ölen insanların yükü varken, ikimiz de aynı yükü paylaşıyorken sen nasıl kök salmaya devam edersin?” Bahar hanımın elleri ağacı tırnaklarıyla kazımak istercesine ağacın gövdesinde dolaşıyordu. “Bir şeyi unutmaktan daha kötüsü ne biliyor musun? Bir şeyi unutmuş gibi davranırken aynı zamanda o şeyi unutmaktan korkmak.” Sonra soluğu yavaşladı biraz, okşamaya başladı ve sıvazladı ağacın arkasını “Ah dostum! Çok şanslısın ki tanık olduklarını hatırlamıyorsun ya da hatırladıklarını yazamıyorsun.” O zaman fark etti ağacın içi boştu. Bir iki kez ağacın gövdesine vurdu. Ardından ağacın dalını sallayınca üzerine kurtçuklar düştü. Güldü, bakışları yumuşadı ve yavaşça sonra yine ağaca döndü. “Bak, ben dimdik durmaya çalıştım da ne oldu? Sen de artık buna katlanmak zorunda değilsin, güçlü olmak zorunda değilsin.” Sayıklamaya devam ederken baltayı tüm gücüyle ağaca sapladı.
Dışarıdaki bağrışmaları duyduktan sonra telefonu kapatan Yaprak koşarak dışarı çıktı. Küçük bir çığlık ağzından çıkarken titreyen ellerinden kayan telefon yere düştü. Yoldan geçen sütçüleri Bahtiyar Bey Bahar Hanım’ın elinden baltayı almaya çalışıyor, Bahar Hanım tüm gücüyle bağırıyordu “Bunca yıl bizim sütçümüzdünüz Bahtiyar Bey, bırakın da kurtarayım şu zavallı ağacı çektiği acıdan.” Yaprak ve Bahtiyar Bey Bahar Hanım’ı sakinleştirmeye çalışırken ambulans geldi. Hepsi şaşırmıştı. Ekipler Bahar Hanım’a sakinleştirici iğne vururken Bahar Hanım, bir elinde günlük, bir elinde telefon olan Toprak ile göz göze geldi. Bir suçlunun son savunması misali akan gözyaşları yanağından aşağı kaydı. Yaprak sakinleşen annesini yatırdı. Toprak da annesinin unutkanlık ile baş etmeye çalıştığını açıklayıp ekipleri gönderdi. Bahtiyar Bey giderken ağacı da isterlerse fabrikaya satabileceğini söyledi. İyi bir fiyata ağacı alacak bir kalem, kağıt ya da bir mobilya fabrikası bulabilirdi. Toprak teşekkür edip düşüneceğini söyledi.
Akşama doğru etraf iyice sakinleşti, yeni kesilen ağacın ısıttığı odada Bahar Hanım ve çocukları sütlü kahvelerini içerken odunların arasında kalan defterin dumanı bile gözükmüyordu.