Catanduva, Christ, Terlikli Günler
Ağustos 31, 2026
Gök Derin, Sular Yüksek
Ağustos 31, 2026

Yarım Kalanlar Üzerine

Kitaplığımın ikinci rafında, sırtı çatlamış bir roman duruyor. Yüz on ikinci sayfasında katlanmış bir otobüs bileti var. O bileti oraya koyduğum gün hava soğuktu; şimdi sıcak. Arada iki kış geçti. Kitabı her gördüğümde aynı cümleyi kuruyorum: “Bu hafta bitiririm.” Sonra bitirmiyorum. İşin tuhafı, kitaptan sıkılmış da değilim. Sevmiştim hatta. Yine de yüz on ikinci sayfa, benim için bir çeşit sınır oldu; geçilmeyen değil, geçilmek istenmeyen bir sınır.

Sizin de böyle bir rafınız vardır. Ya da bir çekmeceniz. İçinde ikinci dersinden sonra bırakılmış bir dergi, üçüncü ünitesinde durmuş bir dil kitabı, ilk on sayfası dolu bir günlük… Hepsinin ortak bir sesi var: ilk günün heyecanıyla yazılmış, düzgün, itinalı bir el yazısı. Sonra o el yazısının bozulması, sonra boş sayfalar. Boş sayfalar sessiz durmuyor üstelik. İnsana bir şey söylüyorlar.

Ne söylüyorlar peki? Çocukluğumuzda en çok duyduğumuz cümlelerden biri şuydu: “Başladığın işi bitir.” İyi niyetli bir cümle. Sabrı, sözünde durmayı, kendine verilen sözü de bir söz saymayı öğretmek istiyor. Ama bir yan etkisi var: bitirilmemiş her şeyi bir karakter kusuru gibi göstermesi. Böylece yarım kalan kitap yalnızca yarım kalmış olmuyor; bir suç dosyasına dönüşüyor. Rafa bakıyorsunuz, kitabı görmüyorsunuz, kendinizi görüyorsunuz. Hem de en beceriksiz hâlinizle.

Burada durup birkaç ismi hatırlamakta fayda var.

Dava bitmedi. Kafka romanın bölümlerini ayrı defterlerde bıraktı; hangisinin nereye geleceği bugün bile tartışılıyor. Şatodaha beteri: metin, cümlenin ortasında kesiliyor. Bir kapı açılıyor, bir cümle başlıyor ve orada, tam orada bitiyor. Amerikada tamamlanmadı. Kafka bunların yakılmasını istedi; Max Brod sözünü tutmadı ve edebiyat tarihinin en verimli ihanetlerinden biri böylece gerçekleşti. Bugün elimizde, yazarının bitiremediği ve bitirmek de istemediği bir külliyat var. Kimse bu kitaplara “yarım” demiyor. “Kafkaesk” diyor.

Bu derginin logosundaki ısırılmış elmayı da bu gözle düşünmek mümkün. Isırılmış elma ne bütündür ne de yenmiş bitmiştir. Tam olarak arada durur. Belki de bize asıl bunu anlatır: taşıdığımız yükün bir kısmı hep eksik kalacak, hep bir ısırık payı olacak, ve biz yine de o elmayı elimizde tutmaya devam edeceğiz.

Ama şunu da söylemeliyim, yoksa bu yazı fazla rahatlatıcı olacak: her yarım kalan şey Kafka değil. Bazı yarımlar gerçekten tembelliktir. Bazıları korkudur — bitirmezsem yargılanmam, çünkü ortada yargılanacak tamamlanmış bir şey yok. Bazıları da kendimize karşı dürüst olmama biçimidir; o dil kitabını hiç açmayacağımızı biliriz aslında, ama çekmecede durması “bir gün” hissini bedavaya satın almamızı sağlar. Umut ucuza gelince insan onu biriktirmeye başlıyor.

O yüzden bir ayrım öneriyorum, kendi rafımda işe yarayan bir ayrım: her yarım kalan şeye tek bir soru sormak. Bu, “henüz” mü, yoksa “artık” mı?

“Henüz” olanı düşündüğünüzde içinizde ufak bir kıpırtı olur. Sıkılmazsınız, aksine biraz utanırsınız — çünkü hâlâ istiyorsunuzdur. Zamanı gelmemiştir, hazır değilsinizdir, hayat araya girmiştir. Bunlar rafta durabilir. Onlara bakmak insana kötü davranmaz, sadece hatırlatır.

“Artık” olanıysa düşündüğünüzde yalnızca bir ağırlık hissedersiniz. İstek yoktur, borç vardır. Bunları rafta tutmanın hiçbir faydası yok. Onlar orada dururken sizden sessizce bir şey alıyorlar: yeni bir şeye başlama iznini. Çünkü insan, bitirmediklerinin listesi uzadıkça, yeni bir şeye başlamayı kendine yakıştıramaz oluyor. Bırakabilmek de bir beceri. Hem de “başladığın işi bitir”den çok daha zor öğrenilen bir beceri, çünkü kimse bize onu öğretmedi.

Yarım kalanların çoğunun bize verdiği asıl şey, sanırım, bir zaman kaydı. O kitapta kaldığım yer, o dönemki hâlimin fotoğrafı gibi. Yüz on ikinci sayfada bıraktığım kişi ile bugün oraya dönecek olan kişi aynı değil. Kitabı bitirseydim, o kişiyi kaybederdim; kitap kapanır, biter, rafa girerdi. Şimdi ise her baktığımda iki kış birden görüyorum.

Bileti kitaptan çıkarmadım. Çıkarmayacağım da galiba. Ama önümüzdeki günlerde yüz on ikinci sayfayı açıp okumaya devam edeceğim — bilet de sayfalar arasında ilerlesin, bir yerlere kadar gelsin diye. Bitirmek için değil, o kitapla aramdaki mesafeyi bir “artık” olmaktan çıkarıp “henüz”e geri döndürmek için.

Sizin rafınızda ne var? Ve bu yazıyı okurken aklınıza gelen o şey — hani hemen geldi, siz daha düşünmeden geldi — “henüz” mü, “artık” mı?

Cevabı bana söylemenize gerek yok. Kendinize söyleyin yeter.




Paylaşmak Güzeldir:

Abdullah Kazıcı
Abdullah Kazıcı
Hayatının her evresini bir ‘neden’ üzerine inşa eden biri. Üstlendiği sorumluluk duygusuyla yalnızca kendi geleceğini değil, çevresindekilerin de ufkunu genişletmeye adanmış bir yolculukta. Dijital dünyanın kaotik hızına rağmen içinde daima bir düzen ve denge arıyor. Teknolojiyi yalnızca bir araç olarak değil; anlam üretmenin, adaletli kalkınmanın ve hikâye anlatıcılığının yeni dili olarak görüyor. Simurg’un küllerinden doğan genç bir ses olarak köklerine bağlı ama vizyoner bir yaklaşımla, dijital çağın sunduğu tüm olanakları toplumsal dönüşüm lehine kullanmaya kararlı.