Sonun Başlangıcı
Mart 5, 2026
Ben de Anlamadım
Nisan 7, 2026

Gündemdeme – 1

2 sene önce overthink yapmaya uygun serin bir ilkbahar akşamında, zaman hızlı geçiyor bazı şeyleri kaydetmek lazım düşünceleriyle başladığım yazma eylemine bir süredir ara vermiştim. Ara verme gerekçem kaydettiğim anıların çok da kayda değer olmayan noktalarına kaydığım  kaygısıydı. Çok da şaapmamak lazım dedim, yazmadım. Bu süreçte kaygı duymaya değer yeni şeyler buldum. Anksiyetemi yeni alanlara taşıyabildiğimi görünce nasıl keyiflendim anlatamam! Ama yazmaktan uzak kalmak da “Ya yazmayı unuttuysam?” kaygıları yaşatınca dönmeye karar verdim. Dolayısıyla çok da kayda değer olmayan kayıtlarımı kâle almadan yeni kaygılarımı gündemdemede -ismiyle müsemma-  kayda alacağım, öyle uygun gördüm. 

 

Bazı kaygılarımı da sansür yasağından buraya yansıtamayacağım. Mesela seçilmiş bir elmanın hapse -aman pardon- yere atılarak 102 yıllık elma ağacının heba edilişini eleştirmeyi, bu elmayı yere atan had bilmeze bir nimet dahi emanet edilemeyeceği ortadayken 102 yıllık elma ağacının en kıymetli, en çok meyve vermesi gereken kolunun ona emanet olunması hakkında kafamın içinde verdiğim kavgayı burada anlatmayı uygun bulmuyorum. Sansürlerimi kıymetli editörüme veya devlete bağışlayamayacağım, kendim sürer kapatırım diye düşündüm ama nereye kadar bakalım.

 

Bu aralar savaşlar ve bilimum olumsuz gelişmeden kafamızı kaldırdığımız zamanlarda, tiyatro izleyebiliyoruz. Evet -yoruz, yani ben ve Yüksek Eleştiri Potansiyelim. Ona YEP! diyorum canım “yep”im beni özellikle kendimleyken hiç yalnız bırakmaz. Her neyse sanat diyorduk: Yakın zamanda Serkan Keskin’in oynadığı Saatleri Ayarlama Enstitüsü oyununu seyrettim. Hiçbir şey üzerine kurulu muvaffakiyetinin zenginliği içinde yaşayan Hayri İrdal, en sonunda hiçlikle boğuluyordu. Aslında hiçbir iş yapmayan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi tarafından belki de günümüzün onlarca para vanlayan paravan şirketlerinin öngörüsüyle yazılmıştı. Çalışanlarına refah, şöhret, şan şanlayan; sözde, zamanı ayarlamak için kurulu bir şirket. İşte bu şirkette Hayri İrdal, Halit Ayarcı’nın kendisini adeta ayarlaması ile olmayan şirketin üst düzey sorumlularından biri olduktan uzun bir zaman sonra, yani bi’ noktadan sonra, kendi yalanına kendisi de kanıp doğrudan, gerçeklerden uzaklaşmış olduğunu fark ediyor. Doğruyu, farketmeden ama bir daha geri dönülmemek üzere, terk ettiğini hatırlıyor Hayri. Doğruyu geri dönülmemek üzere terk ettiğini… Doğruyu, terk ettiğini… 

 

Hayri İrdal’ın hikayesi gibi aslında bizim emanetçinin hikayesi de. Elma ağacının işte o dalı da, çift başıyla adeta bir teraziyi andıran gür, geniş yapraklı bol meyveli bir dal olup emanetçi, emaneti elinde tutmanın mutluluğuyla olsa gerek geçenlerde bu muvaffakiyetini anlatmış, bu dalı emanet alma yolunda geçmişte çok çalışkan bir öğrenci olduğundan bahsetmiş. Çalışmak erdemdir, demokratik toplumlarda her çok çalışan çok kazanır, büyük emanetler kendisine tevdi olunur. Muvaffakiyet kimisine göre onca nimeti çöpe atmak, 103 yıllık ağacı tuttuğu dalından değil kökünden sarsmaya çalışmak olsa da muvaffakiyet diye anılır, öpülür, başa koyulur. Çünkü en başta yere atılan elma çoktan unutulmuştur. Bi yerde doğru terkedilmiş, herkes bunu kabul etmiş, uzun süre sonra insanlar doğruyu nerede terk ettiklerini aramaya başlamışlardır. 

 

Saatleri Ayarlama Enstitüsü bana ders oldu: -illa bi ders çıkarmalıyım ki toplum için sanat heba olmasın- doğruyu terk etme dedim kendime. Varsın siz elma ağacı hikayesini unutun. Zaten yazmayacaktım. Zaten ileride devlette çalışmayı düşünüyorum. Belki bi sınava girerim, belki beni mülakata almaya kadar getirdikleri bir pozisyonun kıymetli bir önlüğünü tam giymek üzereyken bu yazdığımı okurlar, instagram paylaşımımı görürler ve derler ki çıkar çabuk o önlüğü üzerinden! 

 

Sonuçta Anayasa’da yazmasa da herkesçe bilinen sınırları vardır ifade özgürlüğünün. İfade özgürlüğünün daha içinde, daha özünde, hepimizin bildiği dolayısıyla meşrulaşan sınırları vardır. Kimsenin inkar edemediği, tutup itiraz edemeği bu sınırlar yoktur demek mümkün mü? Ya da bu sınırları tanımıyorum diyebilmek? 

Pek mümkün değil. 

 

O zaman şöyle yapalım belli ki ben saatleri ayarlamaktan bıktığım zamanlar böyle elma ağacının hikayesi gibi şeyler yazacağım. Siz okuyacak olursanız, sessiz sedasız uzaklaşın. Hem benim memuriyetim hem sizin geleceğiniz yanmasın. İfade özgürlüğümüzün sınırları içinde onlar ersin muradına, biz çıkalım kerevetine…

 

Yalnız… İleride memur olamazsam burada ifade özgürlüğünü kullanmak adına, okuyarak yaktığınız bir kız vardı, şimdi nerelerde, başı göğe erdi mi bari demeyin! Muhtemelen ermemiştir, günahı boynunuza.

 

 



Paylaşmak Güzeldir: