Alabildiğine Seven Yüreğim
Haziran 3, 2026

Kaç Yaşındasın Sen?

Büyümek, kendimizle birlikte büyüyen, hiç büyümeyecek bir yabancılıktır. *

İkinci haftaya girerken tekrar yazma sürecinde -ki kaçıncı kez belli değil- son birkaç konuşmamın neticesinde büyüme kavramı ve gerçekliğiyle yüzleştiğimi fark ettim. Bunu her yaş aldığımda, çocukluğumdan gelen “olmam gereken yer ve kişi” kavramına uzak kalışımda ve ay sonu gelen faturaların ödenme gerekliliğinin bende oluşunda hissediyordum. Bu kez yaptığım konuşmalar, dinlediğim arkadaşlarımın hayata karşı geldikleri nokta biraz daha gerçek hissettirdi kavramı. Hepimizin gündelik yaşantısı, eylemleri, ortamları, konuştuğu ya da zihninden geçenleri değişse de çocuk olarak bilince erdiğimiz ilk andan öteye hiçbir zaman gidemiyoruz gibi hissediyorum. Zihnin büyümeye karşı verdiği reaksiyon yalnızca maddesel olarak hissediliyor. Oldukça soyut ve düşünsel olan gerçek büyümeninse “gençliğin kaybı” olarak geçiştirilmesi sağlıklı gelmiyor bana. Zihnin yaşını hissetmemesi de beni sürekli ilk bilince erdiğimiz yerde saydığımızı hatırlatıyor. -ya da sadece sen.- Bunun zararlı olup olmayışından daha önemli olansa adapte olmaya çalıştığımız yaşama ne kadar uygun olduğu. Çocuk zihnin her şeye atılabilen cesareti ve hayal gücünün zenginliği ile yetişkinliğin sınırları arasında kaybolma riski uykusuzluğa açılan bir kapı. -herhangi bir gece-

 

Bunları düşünme sebebim de gerçekten kendime dönüp baktığımda, çocukluğumda altı doldurulmadan sorulan ne olmak istediğim sorusuna cevap vermemin istenmesi. Aslında pek çoğumuz gibi. Yaşamın fonksiyon ve işleyişini; değişkenlerini, hata oranını ve yaşanacak travmaları bilmeden ne olmak istediğimize dair aslında oldukça da felsefi görünen fakat “Doktor! Imm, öğretmen ya da.” diyerek bizden basit cevaplar istenen bu sorunun halen cevap bulmaması, alışılagelmiş büyümenin gerçekleşmediğini gösteriyor sanırım. -hiçbir zaman- Normal olanın sürekli değiştiği, kendimizi o normallere sokarken bizim için normal olanlardan uzaklaşmak zorunda olduğumuz ve düzenin, özellikle de sosyal medyanın, sunduğu aslında var olmayan gerçekliğin içinde büyüyoruz. Sürekli değişen gündemler ve yaşamak için gerekli yeni eylem planları yapma zorunluluğumuz, bizi düzenli olarak çocuklaştıran bir döngünün içerisine sokuyor. Büyümek de yalnızca fiziksel ve ekonomik olarak -orada çocuktan hallice halen- somutlaştırılan kavramdan öteye gidemiyor. Güncel olarak yaşıtlarımın kimisinin evli ve çocuklu, kimisinin yeni mezun, kimisininse arayışlar peşinde sıkıştığı döngüleri de gördükçe büyümek ile ilgili tüm sorgulamalarım daha da anlam kazanıyor. -sen öyle zannet.- Aslında alıntının bence pek bir numarası yok. -sence, evet.- Büyümenin yabancılık olarak tanımlanması oldukça ilgimi çekti fakat kavramın hiç büyümeyecek oluşuyla ilgili derdim var. Zihnen zaten büyüdüğünü fark etmeyen ama aldığı/almak zorunda olduğu sorumluluklar ve takvimin değişmesinin getirdiği yaş alma dolayısıyla kendinden uzaklaşıp çevresinin nasıl büyüdüğü ile ilgilenmek zorunda olan birey için büyüme kavramı düzenli olarak daha da büyük bir alan kaplıyor. Büyüme kavramının bizimle birlikte olduğu ve daha da geliştiği düşünesine katılmakla beraber alıntının devamıyla da çeliştiğini düşünüyorum. -peki- Tüm bunlara rağmen yabancılaşmanın içine işlenmesi onu kullanmamı sağladı. -ne büyük lütuf!- Aslında hiçbirimiz bir başkasının zihinsel ve felsefi büyümesine gerçek anlamda şahit olamıyoruz. Yalnız ve biricik olan bireyin kendi büyümesine olan reaksiyonu hayatına ve sürecine dair hiçbir fikri olmadığı başka bireylerin yansımasından ibaret. Birbirimize bu kadar yabancı olduğumuz denklemde kavramın bizden uzaklaşması, sadece dert ve sorun olarak görünmesi de bu yüzden.

 

Burada çocuklukta ve ilk gençlikte öğrendiğimiz, karşılaştığımız konular da ciddi önem taşıyor. İnsanın ömrüne başladığı günden bu yana karşısına çıkan her kavrama, kişiye, olaya, fırsata ve acıya karşı reaksiyonunu belirleyen dönemlerde neler ile beslendiyse ya da beslenemediyse, onun büyümeyle nasıl bir bağ kurduğunu büyük ölçüde bunlar belirliyor. Psikolojik olarak hazır olduğumuz herhangi bir olay gerçekten var mı bilmiyorum. Yaşamın her adımına, fırsat ya da eşitsizliğine, ölüme ya da doğuma ne zaman hazır oluruz? Bir yaşamın içinde bu gerçekten mümkün mü? -bilmiyorsan ne yazıyorsun?- Çünkü ilk kez karşılaştığımız bir olayın ikinci kez başımıza gelmesi demek olaya karşı ilk tepkimizden öğrendiklerimiz ile ona yaklaşacağımız anlamına gelmez. Ya da eğer öyle yaparsak bunun bizim için en iyi olacağı düşüncesi, bize en iyi gelecek olan ve tek doğru reaksiyon olması gerçeklikle ve insan psikolojisiyle uyuşmuyor bence. -neyse ki bence dedi- Her yaşadığımızın bizim büyümemize katkı sağladığını düşünmek gerçekçi değil; çok daha çocuksu ve toy hale getirebilen hayatın içerisindeyiz.

 

Büyümek; yalnızlığı kabul etmeyi öğrenmektir. Çünkü en önemli şeyler, en derindeki değişimler yalnızlıkta olur.*

Yalnızlık üzerine de hem yaşamsal olarak hem de zihinsel olarak düşünce ve fikirlerimi yazmayı, yanlışlarımı da görmeyi istiyorum. Kısa zamanda o konuya da dahil olacak metinler. -ne yazık ki- Buradaki yalnızlık elbette yalnız hissetme ile ilgili değil de tercih edilen durum olması sonucu gerçekleşebilir. İnsanın sosyal olarak edindiği deneyim ile besleyebildiği yalnızlığı daha üretken ve geliştirici olabilir gibi geliyor. Bireyin hiçbir zaman bir başkasının varlığını hissedemeyeceği gerçeği, yalnızlığı salt ve tartışılmaz bir gerçeklik olarak sunsa da bunun yaşamayı anlamsızlaştırarak düşüncelere sürüklemesi daha muhtemel. Yoksa hepimiz farkındayız ki ölüm yalnız olacak ve başımızda onlarca insan dahi olsa sonraki sabaha uyanamayacak olan yalnız biz olacağız. İşte tüm bunların sonucunda bireyin kendi yalnızlığını kabul etmesi gerçekten büyümek midir? Yoksa bir vazgeçiş sonucu daha da bireyci bir noktaya evrilecek kendi zihin dünyasını oluşturmanın ilk adımı mı? -yine bilmiyorsun, nefis.- Buraya kadar büyümenin benim adıma ne ifade ettiğini tam olarak açıklamadım ama gerçek ve hazır olan ifadem var mı bundan da emin değilim. Büyüdükçe kelimesinin de ne ifade ettiğinden emin değilim mesela. İlk adımı atmadan nasıl koşmaya başladığımı bilmem çok da kolay değil. Çünkü çocukluk, gençlik veya yetişkinlik birer kavram ve dönemleri ifade ediyor yalnızca. Büyümek yetişkinliği getiriyor maddesel ve takvimsel olarak ama zihnin, yapmak istenilenlerin, hayallerin biteceği bir dönemi de mi temsil ediyor? -artık sıkıldım soru işaretinden.- Son yüz elli-iki yüz yıldır oluşturulan ve sistemin devamlılık adına getirdiği bu kavramların sunduğu sözde haklar o kadar az kalıyor ki gelen sorumlulukların yanında, insan yaşadığını hissetmeden bu kavramların içerisinde bir yerlerde olduğunu ve o noktaya gelene kadar yaşadıklarını düşünmekten eylemden, hayalden, üretkenlikten uzaklaşıveriyor. Çarkın dönmesini sağlayan dişlinin zıt hareketinin tüm sisteme vereceği zarar da burada sönümleniyor. Ancak yaş aldıkça değişen dönemlerimiz için ne denli hazırlık yapıyoruz, ne kadar doğru kanallarla besleniyor ve adımlarımızı seçiyoruz oldukça belirsiz. Bazen hislerimizle hareket edip zamanın ne kadar hızlı aktığını, geri getirilemez olduğunu düşünmek bile anksiyeteye, eylemsizliğe götürüyor. Yetişmeye çalıştığımız şeyin yalnızca ölüm olduğunu fark ettiğimizde de iş işten geçmiş oluyor. Bunları yazmak ya da zihinde düşünmek fazlasıyla anlık gelişmeler; insanın yaşarken umudunu diri tutması bu düşüncelerden uzaklaşmasıyla mümkün bir yandan da. “İnsan doğar, büyür ve ölür” mottosuyla bakıp bu sözde derinlemesine sorgulamaları yapmadan da bir yaşam mümkün mü? Kesinlikle. Ki zaten sanırım derinden derine pek çoğumuz da bu noktaya kaçıyoruz. Düşündükçe gelen zorlanmalar ve bilinçli eylemsizlik hali bizi düşünen bir bitkiden farksız hale getiriyor. -yeşili kırık-

 

Değişmek ile bağdaştırılıyor tabii bir yandan da büyümek. Alıntıda da olduğu gibi bu değişimleri gerçekleştirmenin birinci koşulu da yalnızlık. Hayatını başladığı fiziksel mekandan farksız bir yerde sonlandıran; ailesinin ve kültürün mirasını sürdüren ve bunları sorgulamadan yaşamı sona eren bir insan için güncel olarak boşa yaşanmış hayat kavramını rahatlıkla kullanabiliriz. Ancak insanlık tarihi için bu denli hareketli olunan, entelektüel fikirlere ve sohbetlere erişimin bu kadar kolay olduğu, herkesle iletişmenin ve kültürler arası paylaşımın -doğal olarak savaşın- anlık görüntülere kadar indiği bu dönemi ne kadar uzun süredir yaşıyoruz ki? Fiziksel değil de zihinsel olarak büyümemize odaklandıkça gelen sözde entelektüel değişimin sonucu olarak hepimiz fikrimizi belirtmeye, açıklamalar yapmaya, kendine felsefi düşüncelere dalmaya daha hazır hale geliyoruz. İki yüz yıl önceki bir insandan fiziksel olarak çok da büyük bir farkımız yokken şu an o devirdeki bir ömre sığacak bilgi, kültür, kişisel gelişim bize bir saat içerisinde ulaşıyor. İnsan kendi evriminde zihnine odaklandıkça daha da onun kölesi, içinden çıkılmayacak kadar büyük büyüme sarayındaki hücresini inşa etmiş oluyor.

 

Bütün yetişkinler bir zamanlar çocuktu. Ama onların pek azı bunu hatırlıyor. *

Ve elbette hikayemizde yetişkinlik kavramı da katılır. Tüm bu kavramların neden ortaya çıktığına dair fikrimi belirttim ama bence hiçbiri bireyin ömründe ayrışmamalı. Kişinin bu evrelerinde neler yaptığı, ne durumda olduğu, ne kadar hayalperest ya da gerçekçi olduğu yargılama sebebi oldukça kavramların anlamları değişmeden, gelişmeden olduğu yerde durmaya devam edecek. Çocuksuluk ya da yetişkinsilik -olmadı sanki be- gibi evrelerin her ömrün içerisinde her daim olabileceği; yaş aldıkça gelen sorumluluk, bel ağrısı, çocuk yetiştirme, politik olma hallerinin de tek bir ömre sığdırılmaya çalışılan varoluş çabası olduğunu anlamamız gerek sanırım. Çünkü hiçbirimiz için çocukluğundan vazgeçmek ortaya atılacak bir konu değil. Kötü bir çocukluğa dair yorum yapacak son kişi olmakla beraber, insanın başına gelenlerle ve onun yansımalarıyla devam ettiği gerçeği aslında o çocukluğun kötü geçtiği bilincinin de bir parçası. -anlamadım, olsun- Ve ben yine hiçbirimiz için çocukluğumuzu hatırlamadığımızı düşünmüyorum. -herkes adına falan, korkunç- Pek azımız bunu dile getiriyor, hayatının içerisine o çocuksuluğu entegre ediyor ama derinlerde hepimizin hatırlamaktan keyif aldığı hatıralar barındırıyor. İşte tam burada da büyümek ile ilgili asıl sorun geliyor: Bizi parçalara ayırdıkça daha hissiz, geleceği ölüm ile bağdaştıran, yetişememe tedirginliğine sürükleyen birer robota dönüştürüyor. İşin en garip tarafıysa bu evreler ve büyümek o kadar umutla anlatılan/ sunulan kavramlar oluyor ki bugünümüze duyduğumuz sevinç ve yaşam çabası her zaman gelecekte kendimizi gördüğümüz yerden daha aşağıda oluyor. Ömrü, anların hazırladığı sınırsızlık hali olarak yorumlamak yerine ömre sığdırılacak sınırlar olarak yorumluyor ve hemen hemen çoğu hayalimizi zihnimizde kurduğumuz ikinci bir evreni geliştirmek için kullanıyoruz. -seninki de çok geniş, unutma.- Sonu gelmeyen büyümenin zihinde oluşturduğu varamama hali ile kendimize yüklediğimiz sorumluluklar daha da artıyor ve tekil mücadelede büyümüş biri olarak yardımdan, eksiklikten, mutluluğu ve acıyı hissedip yaşamaktan düzenli olarak kaçabiliyoruz. İnsan çocuklukta özgür hissettikçe daha fazla ulaşılabilir alan olduğunu keşfediyor aslında. Ve o anki isteklerimizin sınırı bildiklerimiz kadar. Büyüdükçe gelen öğrenme ve aslında ulaşılabilir olan, daha doğrusu öyle görünen her şey bizi özgür kılmak yerine ölümsüzlüğü isteyen ölümlüler olarak bırakıyor. Sonsuz bilgi ve farkındalığın getirdiği prangaları çocuklukta hissetmiyor oluşumuzun en büyük nedeni de sanırım bu; birkaç arkadaş ve parkı olan bir mahallenin dünyamız oluşu. Gerçekten büyümek için ne yapmalı peki? Buna ihtiyaç var mı sorusunun ilk gelmesi lazım sanırım. -e öyle yapsaydın.- Büyümeye olan bakışımız ne denli makul bir zeminde olursa ona yüklediğimiz anlam zenginleşir ve büyümek için değil de kendi yaşantımız ve daha iyi insan olma çabamız için attığımız adımlar olduğunu fark etmemiz bizi anda tutmaya yardımcı olur.

 

Bireyin yetişeceği bir yetişkinlik hali olduğu, bunun bir anda vahiy gibi bildirileceği beklentisi ya eylemsiz bir yaşam doğurur ya da sürekli hareket halinde ama nereye olduğunu bilmeyen hızı getirir. Bireysel olarak fikir üretmekte, kavramları yeniden yorumlamakta en çok zorlandığım yazılardan biri hatta birincisi oldu belki de. -hangisi iyiydi ki?- Çünkü öğretilen büyümenin tam ortasında, hareket ve çaba içerisinde yani büyümüş biri olarak şu anki halimin çocukluktaki ben için büyümediğini görüyorum. Bunun eksiklik, problem olarak yorumlanması da mümkün ki bunu da zaman zaman yapıyor olsam da yaşamın ne sunacağını bilmeden öğretilen büyümek küçük bir kavanozun içinde büyümeye çalışan çınar ağacından farksız bir yaşam getirir anladığım kadarıyla.

Varoluşun içinde acele eden herhangi bir şeye rastladınız mı hiç? Mevsimler zamanı geldiğinde gelir, çiçekler zamanı gelince açar. Ağaçlar, “yaşam kısa” diye büyümek için acele etmez.*

Kitabın başlığı o kadar güzel ve huzur verici ki alıntıyı seçerken kitabı tekrar okumaya başladım. Bir sonraki yazımda Hayko’nun “Kutlayamayacağın bir zafer ol.” sözünden son dönemde içimde dönen fikirleri yazmaya çalışacağım ve bu kitabın ismi de aynı hisleri uyandırdı bende. İnsanın bilinç akışında daha da zengin hissettiği anlardan. -en azından orada.- Aslında tüm anlatmaya çalıştığım sürecin kısa bir özeti bu alıntı. Varoluşun içinde ifadesi o kadar anlamlı ki; çoğu zaman gerçeklik ile olan algımızın egomuza yenilip her şeyin bizim için üretildiği yanılgısına düşen varlıklar olarak bu sistemin çok da gerekli olmayan parçası olduğumuzu çok çabuk unutuyoruz. Burada yenildiğimiz egoya bir de yetişmeye çalıştığımız insanlar, potansiyel geleceğimiz, ekonomik şartlar ekleniyor ve egonun sarıp sarmaladığı sözde bireyler olarak büyüyoruz. Kısa olan ömrün içerisinde ne kadar kendi egomuz ve irademizle savaşırsak aslında o kadar bizden olan bir ömrü inşa edebilme şansı yakalarız. Herkesin olan için ettiğimiz kavgayı yapan egoyu bizim olanın daha tatmin olacağı gerçeğine yönlendirmek güzel bir arzu olurdu. -stop.-

1- Huzursuzluğun Kitabı – Fernando Pessoa

2- Duino Ağıtları – Rainer Rilke

3- Küçük Prens – Antoine de Saint-Exupêry



Paylaşmak Güzeldir:

Mehmet Antep
Mehmet Antep
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okusa da; hayatında sanatın siyasete yenik düşmemesi için fotoğraf, şiir, sinema ve tiyatro ile ilgileniyor. Spor yayıncılığına bir şekilde başladığı dönemde, hayatını bu şekilde idame edeceğini planlamıyordu. Fotoğraf-edebiyat ilişkisinin gücüne inanmakta ve bunun için sanatsal içerikler sunma çabasında. Yaşamın kısa hayallerin uzun soluklu olmasından dolayı fazla köşeli, yıldız olmak için çokça topraktan.