Konuk Yazar: Nilsu Zehra Sevinçli
Evet serimize kaldığımız yerden devam ediyoruz. Henüz geçmiş bölümlere denk gelmediyseniz aşağıya iliştirilmiş bu linklerden ulaşabilirsiniz.
Serimizin ilk ve ikinci yazısı.
Bir karar vermiştim ve sonuçlarını yaşamak için kendimi hazırlamam gerekiyordu. Ne yazık ki bunun için yeteri kadar vaktim yoktu. Almanya vizesi programa kabul alma sürecimden daha çetin geçecekti. İlk aşamada vize acentaları aracılığıyla başvurup Portekiz vizesini alırken yaşadığım stresten kaçmak istedim. Bunun mümkün olmayacağını, görüştüğüm her acente yüzüme vurduktan sonra fark edecektim ve şu sonuca varacaktım: çerçevenin dışından bakmam gerekiyordu.
Acentelerin bana yardımının dokunmayacağını onların da staj vizelerine dair pek deneyimi olmadığından çıkarabildim. Almanya vizesi doğası gereği botla, vize acentelerine para kaptırılarak alınabilecek bir vize de değildi. Önce randevu sırasına giriliyordu. Her vize alt türü için farklı bir sıra vardı. Soru ağacından sana uygun dalları seçerek meyveye ulaşmak gerekliydi ama benim katıldığım programa yönelik bir vize türü bulunmuyordu. Katıldığım bu program klasik bir maaşlı çalışan olmamı içermiyordu, akademiyle hiçbir bağlantısı yoktu ve staj değildi. Mentör-menti ilişkisine daha yakın bir dinamiği vardı. Bu yüzden biraz çerçevenin dışından baktım. Vize sırasına girdim ama staj türlerinden herhangi birini tercih ederek başvurdum. Yanlış olduğunu biliyordum ama üç saat konsolosluğun bana hazırladığı müzik dinletisi haricinde doğru cevaba ulaşabileceğim bir kaynağım olmamıştı. E telesekreterle konuşanlardan bile olamadıktan sonra kendimi şanslı hissediyorum tuşuna bastım. Ama şans hızlıca beni bulmadı.
Bir yandan şirketten de geliş tarihime dair sorular geliyordu. Avrupa vatandaşlarının anlaması zor olan bu durumu aktarabilmek için elimden geleni yaptım ancak beklentileri açıktı. Benimle ilgilenmeye vakti olan tek ekip üyesinin yıllık tatile çıkmasından ya üç gün önce orada olacaktım ya da bir ay sonra okul zamanıma denk gelen bir zamanda ders ve iş düzenini oturtmak zorunda kalacaktım. Erken gitmem mantıklı olan gibi gözüküyordu. Üstelik Berlin’de yaz, şehrin en yaşanabilir olduğu, göllerde yüzebildiğin, çimlerde yuvarlanabildiğin zamanlardı. Bu aralığı kaçırmamam lazımdı.
Vizeye bir diğer alternatif, biricik devlet görevlilerimizin ya da görevlendirilen bando takımlarının yaygın iltica yolu olan gri pasaporttu. Gri pasaport almak eğer başka bir okulda okusaydım ilk aklıma gelmesi gereken, olay yol, olabilirdi ama benim senaryomda ben Gebze Teknik Üniversitesi öğrencisiydim ve bu üniversitenin adı kolay kelimesiyle o kadar iyi anlaşmıyordu.
İlerleyebileceğim en iyi kanal biricik bölüm başkanımız, derslerine çok severek katıldığım bir hocamdı. Öğrencilere Erasmus gibi sebeplerden kural gereği gri pasaport verilmiyordu. Staj için geçtiğimiz yıl denendi, onaylandı. Ama benim de elim güçlüydü. Başlangıçta dediğim gibi bu bir staj programı değildi. Genç girişimci adayı olarak destek almaya hak kazanmış kişilerin girişimciliği ithal etmesinin bir yoluydu. Bunu sunmak için biraz tersten ilerlemem lazımdı. En son gitmem gereken yere en başta gittim. Rektörlükten gerekli bilgileri almak istediğimde onlar dekanlığa, dekanlık bölüm başkanına bölüm başkanı da danışman hocama yönlendirdi. Danışman hocam okulu uzatmama sebep olabilecek eğitim öğrenim yılı içerisinde katılacak bir programa haliyle sıcak bakmıyordu ama öncesinde bölüm başkanının onayını almış olduğumu bilmesi (kendi yorumlarıma göre) etki sahibi oldu. Belgeleri hazırladım artık imza kovalıyorum dediğim anda başta destek olan bölüm başkanının red vermesi belge sürecinin başa dönmesine sebep oldu ve vakit olarak yine sıkıştım. Ayrıca vizeden de haber yoktu. Bir yandan evimi de boşaltmam gerekiyordu. Bir başıma öğrenci evinde yaşıyordum. Evsiz kalmadan ama bir sonraki ayın da kirasını ödemeden evi tahliye etmeliydim. Bu noktada okuldaki her birimle ahbaplık kurduğum belge nereye ben oraya giden bir süreç geçirdim. Bir yandan evi kapattım. Onay beklerken şirkete sözümü tutamayacağımın mahcubiyetinde olduğum bir noktada şans yüzüme güldü. Hem vize randevum çıkmıştı hem de gri pasaport için imzalanacak belgeler tamamlanmıştı. Cuma günü vize için, pazartesi günü ise gri pasaport randevusu için belge hazırlayacaktım. Vize randevularından hep çekinmişimdir. Tonlarca belge hepsinde; bakın ben ülkemi seviyorum, maddi durumum Avrupa’da hayatta kalmama yeterli, kurulu düzenimi bozmayacağım mesajını vermeye çalışma hali ikinci sınıf vatandaş olduğunu vurgulamak için hazırlanmış bir ritüel gibi hissettiriyordu. Ritüelin sonunda bir zarf ve birkaç gün için ülke sınırlarına çıkabilmenin lüks olduğu bir evrende seçilmiş olmanın mutluluğunu tadan bizler… Rezil bir durum.
Bu rezilliğe sahip olmak için koşturdum. Başvurduğum staj vizesi türü doğru değildi. İdata’dabaşvuru belgelerim kontrol edildikten sonra görevli bunun Erasmus stajı olduğuna kanaat getirdi ve başvuru türümü şükürler olsun ki yanlış başvuru damgası vurmadan konsolosluğa iletti. Sorun şu ki bu bir Erasmus stajı değil ve konsolosluk da bunun değiştirilmiş halinin de doğru olmadığını anlayacaktı. Zaten önümüzdeki iki ay da bu durumu çözmek için uğraşacaktım.
Gri pasaport yeterli değil miydi peki? Maalesef gri pasaport Schengen bölgesinde aynı yeşil pasaport gibi altı ay içerisinde yalnızca üç ay kalabilme hakkı sunuyordu. Benim programım 6 aylıktı ve ben üç ay değil de altı ay olabilmesi için çok çabalamıştım. Bu yüzden ilk plan gri pasaportla girip devamında D tipi vizeyi alarak Almanya’da kalmaktı. Bu durumu açık açık söylemesem ülkeye girişim daha kolay olabilirdi belki de.
Randevusuna pazartesi günü gittiğim gri pasaportu çarşamba günü aldığım gibi uçak biletimi o haftanın pazarına ayarladım. Evimi taşıdım, ailemi ziyaret ettim. Bu ziyaret sırasında zehirlendim, acil sırasında vedalaştık ve ben pazar günü yola çıktım.
Havalimanındaki sadece üç görevlinin üç farklı uçağın yolcusunun pasaportunu kontrol ettiği o sırada iki buçuk saatim geçti. Yüzümde kocaman bir gülümseme, mutlulukla pasaportumu gösterdim. Klasik sorular geldi, ne için geldin, nerede kalacaksın… Dürüst oldum anlattım, EYE programı belgelerim, Alman dışişlerinde çalışan biricik arkadaşımın evinde kalacağıma dair mektubum. Programın altı ay süreceği ve staj yapacağım… Kağıt üzerinde herşeyim tamdı. Hatta eksiğim yok, fazlam vardı. O yüzden görevli ile deport ofise doğru yol aldım. Polis merkezi gibi bir alanda dizilerde denk geldiğim nezarethanelerde bulunan o tahta demir sırada oturuyordum. Görevli bana “Su ister misin?” dedi ve odaya gelen her görevliye derdimi anlatma seansım başladı. Hata yapmıştım, üç aylık pasaportum varken altı ay kalacağımı söylemiştim. Arkadaşımı aramak istiyordum ama Amerika’dan dönüyordu ve havalimanında buluşup beraber geçecektik eve. Sanırım bensiz geçecekti. Ona ulaşamadım. Şirketten iletişimde olduğum kızın numarasını verdim ama ona da ulaşılamadı. Bir yandan annemler arıyor…
Kendimi suçlu biriymişim gibi hissettiren bir yerdeyim.”
Buraya kadar gelmişken pes edemezdim. İki problem vardı: birisi altı ay kalacağımı söylemiş olmam, diğeri ise gri pasaportla çalışmaya gelmiş olduğum. Acemilik işte. Gidip Bauhaus akımına olan ilgimden Berlin’in yok olmuş tarihinden bahsederek geçmek varken bu iki kırmızı çizgiyi iki buçuk saat geçirdiğim o sıranın sonunda hiç düşünmeden söylemiştim.
Şimdi toparlamam gerekiyordu. İlk işim programı tanıtmak oldu. Bu bir staj değil. Ben kaçak çalışmaya gelmedim. Hatta bakın bu bir gri pasaport. Devlet onayı olan bir proje bazında Avrupa Birliği’ni arkama alarak geldim, dedim.
İkinci kısım vize başvurumun tamamlandığı ama sonucun sadece geç çıkmasından kaynaklı gri pasaportla giriş yapmak zorunda kaldığımdı. Bu ikisi de doğruydu aslında.
İlki ne kadar doğruysa da ikincisi şaibeliydi. Kırık Almancamla anladığım kadarıyla kendi aralarında bir grup görüşmesi sonucu İngilizcemin iyi olduğu klasik mülteci/ilticacı görünümü taşımadığım hiçbir siyasi konuyla bağımın olmaması ve bana destek olan arkadaşımın mesleğinin oluşturduğu güven doğrultusunda bir saatin ardından ülkeye alındım. Çok yorgundum. Korkmuştum. Geri dönsem dönecek evim bile yoktu, dört yıllık öğrencilik dönemimi geçirdiğim o ev artık gitmişti. Çıkmaya kalksam zaten kirası da ayrı dert… -Herhalde annemlerle kalıp okula iki saat gider gelirdim.-
İstanbul şartlarında şu son cümle kulağa çok da yanlış gelmiyor ama ben o evi kapatırken hayatımın bir dönemini de kapatmıştım. Başlangıç olması gereken bu yolun sonun başlangıcına dönmesi hoş olmazdı. Arkadaşımla havalimanında buluştuğumuz gibi eve geçtik pijama & bitki çayı sohbetlerimize bir yenisini kattık. Bu sırada arka planda onlara kesin geliş tarihimi belirtmediğim için beni işe alma konusunu değerlendiren şirketim vardı. İlk günler zordur. Yeni bir ortama uyum sağlamak, birbirini tanıyan bilen insanlar arasında yer edinmeye çalışmak. Bunu yeni taşındığın bir şehirde, kendi dilindeki özgüveni gösteremediğin bir halde, influencer marketing ve CRM marketing gibi daha önce çalışmadığın bir alanda, üstelik kendi düzenini kurmak için ev ararken, yapmak daha da zordur.
Bu arada bir önceki yazıyı okuduğunuz halde hala hangi yolu seçtiğimi anlamadıysanız: Kadınların hormonal problemlerine çözüm olmak ve biyolojiyi gerçek hayat çözümlerine çevirmek bana daha cazip gelmişti. Üstelik bu sorunlar en rahat hissedebildiğim ve beni doğrudan etkileyen durumlarsa daha da büyük bir motivasyonla çalışırım demiştim. İşte o yerdeydim. Peki düşündüğüm gibi miydi? Pek sanmıyorum.