Yakın dönemde yeni yayına giren Pluribus dizisi oldukça özgün bir hikâyeyi anlatır. Bir şekilde uzaydan gelen bir sinyal bir yapay protein kodunu içermektedir. Bu protein kodu laboratuvarda üretildiğinde bu proteine maruz kalan insanların tek bir bilince sahip olmasına neden olur. Yani dünyadaki milyarlarca insan tüm deneyimleriyle tek bir insan bilincine dönüşür. Dünyadaki kısıtlı sayıdaki insan ise bu proteinle enfekte olamazlar. Yani bir nevi bu proteine bağışıklıkları vardır. Tüm insanların tek bir bilince dönüşmesinin ardından belli bir süre sonrasında bağışıklığı olan kısıtlı sayıdaki insanların da bu tek bilince dönüşebilmesi için bir yöntem keşfedilir. Bundan sonraki soru ise bağışıklığı olan insanların yeni yöntemle tek bilince katılmayı isteyip istemeyecekleridir.
Tüm insanların hatta tüm evrenin bir bütün olabileceği fikri bazı dinlerde ve mistik inançlarda bulunmaktadır. Yani bu teklik fikri insanların tarih içinde süregelen bir şekilde tasavvur ettikleri bir düşüncedir. İnsanın ayrı bir bütün olması, sınırları olması ve ötekilerden farklı olması onu tanımlayan ona kişilik katan bir şeydir. Aynı zamanda bir sosyal hayvan olan insan bir bütünün parçası olmak için de çabalar. Bu çelişki modernleşen dünyada daha da belirginleşmiştir. Bizler hem yalnızlıktan çekinir hem de diğerlerini ötekileştiririz. Başlı başına ötekileştirmek bireyin kendine çizdiği sınırları kendi elleriyle kalınlaştırmasıdır. Peki biz ne istemekteyiz? Bir bütünün parçası mı olmak istiyoruz yani bizi anlayan insanlarla bir şeyler paylaşıp başkalarının fikirlerine ve yaşantısına önem verdiğimiz bir hayatı mı yaşamak istiyoruz yoksa özgün ve biricik mi olmak istiyoruz?
Plurisbus’ta başroldeki Carol sert bir şekilde bu birleşmeye karşıdır. O, bir birey olarak özgünlüğüne önem verir ama aynı zamanda yalnız da kalmak istemez. Hem bir birey olmak hem de ötekileriyle iletişim içinde olmak ister. Aslında günlük hayatımızda bizlerin yaptığı şey de budur. Peki ya bireysellik çok da önemli bir şey değilse; yani bireysellik bir gereklilik değilse?
Aslında hepimizin farklı olması temelinde basit bir genetik kurala dayanıyor. Doğa, olası hataları doğal seçilim ile eleyebilmek ve yaşama daha iyi uyum sağlayan nesiller üretebilmek için her seferinde zar atmakta. Bu genetik çaprazlama sonucunda suda daha iyi yüzebilecek yüzgeçleri olan nesiller de yetişiyor daha hantal olanları da eleniyor. Yaşam daha iyi bir hayatta kalma avantajı bulmak için sürekli genleri çaprazlamakta, sürekli binlerce özgün nesil oluşturmakta. İşte bu yüzden hepimiz birbirimizden farklıyız. Eğer bu farklılık olmasaydı insan evrimi ve hatta hayat belki de hiç gelişemezdi. Ama aslında Pluribus’un sorduğu şey genetik, bedensel ya da düşünsel farklılıklarımızı yok etmek değil tüm farklılıklarımızla bizi bir bilinç haline getirmek.
İnsan bir bütün gibi görünse de kendi içinde farklı yönleri barındırır. Yıllar içinde hatta aynı gün içinde bile kişiliğimiz farklılık gösterebilir. İlgi alanlarımız zamanla değişir, sevdiğimiz yemekler bile günler geçtikçe farklılaşır. Pluribus’taki ortak bilinci de milyarlarca farklı insan oluşturur. Bu ortak bilinç içindeki farklılıklar yok olmaz, korunur. Pazartesi sıkı bir diyete başlayan bir insan ile çarşamba diyeti bozup büyük bir pasta dilimini yiyen insan nasıl aynı kişi ise Pluribus’taki milyarlarca farklılık içeren kişilerin oluşturduğu bilinç de aynı kişidir.
Kendimizi bir bütün ve tek olarak tanımlasak da aslında biz de oldukça değişkenizdir ve kişiliğimizin sınırlarını hayali bir şekilde kendimiz belirleriz. Bu kişiliğe büyük bir önem atfederiz çünkü bu ego yaşam için gerekli bir şeydir. Ama tüm bu önem atfettiğimiz kişilik, kendimize dair kurduğumuz onca hayal ve kendimizin sürekli iyiye yönelmesini istememiz tüm bu gerginlik aslında güçsüz olmamıza dayanır. İnsan doğada da milyonlarca insanın yaşadığı şehirlerimizde de oldukça acizdir. Bir ormanın ortasında birçok vahşi memeliden daha aciz bir durumda kalır insan ve avlanmak için iyi avlandığına inanması gerekir. Oldukça karmaşık modern toplumlarda yaşayan insan ise kendini iyi sunum yapabildiğine, sosyal biri olabildiğine, iyi biri olabildiğine inandırması gerekir. Çünkü bu karmaşık toplumda yaşayabilmenin yolu kendini inandırmaktan geçiyor olabilir. Aynen ormanın içindeki bir avcının tüm o karanlığa, tüm o yırtıcı hayvanlara rağmen avlanabilmek için kendini korkusuz bir avcı olarak tanımlaması gerektiği gibi modern insan da karmaşık toplumda ayakta kalabilmek için kendinin bir şeyler olduğuna inanması gerekir. Bu bir gerginlik yaratır. En basitinden insan toplumda yer bulabilmek için bir şeylerde başarılı olması gerektiğine inanır. Örneğin, matematikte başarılı olduğunu bir kişilik özelliği haline getiren kişi aynı zamanda bir kaygı da oluşturur çünkü başarısızlık riski hep yanı başındadır.
Eğer insan karmaşık toplumda ya da doğada bu kadar aciz olmasaydı mesela nazik tırnakları yerine keskin pençeleri ve güçlü adeleleri olsaydı insanın av üzerine bu kadar ritüeller ve öyküler yazar mıydı? Bir aslan avlandığını asla mağara duvarlarına çizmemiştir mesela. Yani insan Pluribus’taki gibi yedi milyar bireyin oluşturduğu tek bir insan olsaydı, yani bu kadar güçlü bir varlık olabilseydi bireyselliğe ve bir kişilik yaratısına gerek kalır mıydı? Bu kadar güçlü bir varlığın kendine toplum içinde iyi şiir okuduğunu ya da yüz metre koşusunda başarılı biri olduğunu inandırmasına gerek yoktur. Belki de problem birbirimizden uzak olmamızdır. Eğer bir bütün olabilseydik doğayla olan yaşam mücadelemizi daha güçlü bir şekilde verebilirdik.
Modern toplum tüm göstergelere göre daha az açlığın, hastalığın, bebek ölüm oranının olduğu ve birçok parametreye göre insanların geçmişe görece refah ve sağlık içinde yaşadığı bir toplum düzenidir. Modern toplumla birlikte gelen bu refah artışının temel nedenlerinden biri de küreselleşmedir. Hem ticari anlamda hem de bilginin daha rahat insanlar arasında aktarılması sonucu birçok alanda logaritmik gelişmeler yaşandı. İnsanlar birbirleri arasında daha rahat iletişim kurdukça daha rahat ticaret yaptıkça yani insanlar arası etkileşim arttıkça verimli sistemler kurabildik. İki yüzyıl önce üretilmesi neredeyse imkansız olan bir tükenmez kalem, kurduğumuz verimli ağlar sayesinde sınıf farkı gözetmeksizin hepimizin evinde bulunmaktadır. Oldukça kompleks arabalar, bilgisayarlar, televizyonlar da aynı şekilde milyarlarca insan tarafından kullanılabilmektedir. Bunların hepsi insanlar arasındaki bağların gelişmesiyle mümkün olmuştur.
Bir karınca kolonisindeki tek bir karınca orman içinde oldukça güçsüzdür. Aynı şekilde tekil bir insan da bırakın karmaşık makinalar üretmeyi tek başına doğa içinde karnını bile doyuramaz. İnsanın, karıncaların ya da koloniler halinde yaşayan hayvanların başarısı tekil bir varlık gibi hareket edebilme yeteneklerinden gelir. Aynı şekilde bir canlı olmasa dahi beyindeki nöronlar birbirleri arasında iletişim kurarak belki de evrendeki en enteresan şey olan bilinci oluştururlar. Yani tekil canlıların sadece belli şekillerde birbirleri arasında iletişim kurmaları ve birlikte hareket edebilmeleri tek başlarına asla yapamayacakları şeyleri yapabilmelerine ve doğada avantaj sağlamalarına neden olur.
Pluribus’ta olan tekillik insanın çok daha verimli bir tür olmasına neden olabilir. Bu tekilliğin getirdiği avantajlar doğa içinde güçsüz olmamızdan kaynaklanan yaşama kargılarını sönümlendirebilir. Yani dizide olduğu gibi bu tekil duruma dahil olan kişiler çok daha mutlu olabilirler. Belki de insanlık teknolojiyi geliştirerek, yeni bilimsel yöntemler bularak bir nihai son olan bu tekilliğe erişmek istiyor. İnsanın doğası iletişim halinde kalmak için çabalıyor. Çoğumuz kendimizi telefondan uzaklaştıramıyoruz. Sürekli başka insanların fikirlerini görmek istiyoruz. Haberler izliyoruz, gazeteler çıkartıyoruz. Muhtemelen hiç göremeyeceğimiz insanların hayatlarını öğrenmek istiyoruz. Farkında olmasak da doğamız bizi bu tekilliğe yönlendiriyor. Ve işte ben de bu tekilliğin insanın doğasının bir parçası olduğuna inanıyorum. Bizler sürünün bir parçası olmak istiyoruz. Ve eğer sürü tümüyle bütünleşebiliyorsa neden bu bütünlüğe katılmak istemeyeyim ki?