Kıyas Tutkusunun Yaraladıkları Üzerine
Nisan 7, 2026
Kesişen Yollar Üzerine
Nisan 7, 2026

Adsız Duraklar

Mersin’in merkezi olmayan bir ilçesinde bahçesinde birkaç limon, bir mandalina ve mutlaka yeşillikler ekili olan; dış cepheleri pembe boyalı; muhtemelen anneannenizin evinde görebileceğiniz kiremit rengi koltuklar ve süslü bardaklıkları ile oldukça geleneksel bir eve doğmuşum. Dünya ile yeni tanıştığım o ilk kırk günüm burada geçmiş. Dışarıdaki hayata ve tehlikelere, o zamanlar genel olarak mikroptu bunlar, hazır değilmişim çünkü. Sonrasında annemler yanaklarımı sıkıp hapur öpmeye başladıklarında hayat biraz daha keyifli olmuş. İlk doğum günüm burada kutlanmış, ağzıma ilk kez limon burada sıkılmış. Yüzünüzü buruşturduğunuzu görür gibiyim. Arkadaşlar açıklıyorum: Mersin’de gelenektir bu. 

 

Kalçamın üstünde düşmeden durmayı öğrendikten baya sonra ilk adımlarımı bu evde atmışım ve artık evin oturum alanı bana yetmeyince kendimi sokakta bulmuşum. İlk mahalle arkadaşlarımı edinmiş, eve çok kez çamurlu ve bazen de yara bere içinde gelmişim. Annemin tansiyonu bu zaman zarfı içinde oldukça esnemiş doğrusu. Burası benim hayatımın ilk durağıydı. En büyük heyecanlarımı burada yaşadım. Hayatta her şey benim için o kadar yeni ve cezbediciydi ki içimdeki minik Arife’nin merakı, çoğu zaman anneanneme kendi yürüme hızı ve görme alanını yetersiz hissettirirdi. Evde “Arife, yine nereye kayboldun? Gel buraya, görebileceğim bir yerde oyna.” sesleri hiç eksilmezdi.  

 

Bu arada anlamışsınızdır, artık anneannemlerde yaşamaya başlamıştık. İki katlı bir evdi burası, mahalle marketine ve ana caddeye daha yakın olduğundan kısmen daha merkezi bir konumdaydı. Kiremit rengi koltuklar yerine marangoz dayımın yaptığı divanlar, sert kırlent yastıklar, süslü bardaklıklar yerine ise bir çeyiz sandığı vardı. Dayımlar bu iki katlı evin ikinci katında yaşıyorlardı. Bir aile apartmanı denebilir sanırım. Anneannem, dedem, ablam, ben ve dayımlar toplamda dokuz kişilik bir aile olarak (yaş aralığı 6-70 arasında değişmekte) yemeklerimizi birlikte yer akşam olunca herkes kendi katına dönerdi. Bu evde ilkokul eğitimimi bitirdim. Okuldaki arkadaşlarımı çok sevmezdim, ödevlerimi de hep ya son gün yapardım ya da hoca sağ baştan ödevleri kontrol etmeye başladıysa sıra bana gelene kadar yetiştirmeye çalışırdım. Ve bir alkışınızı alayım, çoğu zaman yetiştirirdim de. Burası benim ikinci durağımdı. İşte buradan sonra biraz ilginizi rica edeceğim çünkü hikaye karmaşıklaşıyor. 

 

Ortaokula geçtiğimde İstanbul’da yatılı bir okuldan burs kazanmıştım. Okul dönemleri İstanbul’da kalıyor, yaz gelince anneannemlerin yani ablamların yanına dönüyordum. Babamdan hiç bahsetmemişim şimdiye kadar, affola. Hemen kısaca anlatayım: Babam bir denizci, hikâyede daha önce karşımıza çıkmamasının sebebi ise çoğu zaman olay örgülerimizin kesişmemesi. O zamanlar telefonlara ulaşım ve uluslararası aramalar bu kadar kolay olmadığından o Mersin’e geldikçe görüşürdük babamla. Neyse, babamı kısaca tanıdınız, devam ediyorum. Zamanla kendisiyle daha sık karşılaşacağız zaten. 

 

Ben ortaokul ve liseyi, yani toplamda sekiz senemi İstanbul’da geçirdim. Bu süreçte babam genelde yurt dışında olduğundan İstanbul’da olan bir akrabamız babam yerine veli toplantırlarıma gelir, benimle ilgilenir, bazenleri de özel günleri kutlamak için evini açardı. Bu insanlar ise benim üçüncü durağım ve ailem. İstanbul gibi büyük ve eğer kimseyi tanımıyorsanız korkutucu olabilen bu ışıltılı şehrin bende ışıltılı hatırlanmasında büyük payları var. 

 

Yazları Mersin’e döndüğümü söylemiştim. Ben liseye geçtiğimde anneannem ve dedem artık bize bakmak için fazla yaşlanmışlardı, daha doğrusu nesiller arası farklara tahammül etmek iki taraf için de sınayıcı oluyordu. Bu sebeple dördüncü durağımız olan amcamlara taşındık. Ablam için bence burası daha iyi bir yerdi çünkü amcam İngilizce öğretmeniydi ve ablamın eğitim hayatı için anneannemden daha iyi bir yönlendirme yapabilirdi. Bu arada amcamların evinden de kısaca bahsedeyim: Amcamların evi ana caddeye hem annemlerin hem de anneanemlerin evinden daha yakındı. Böyle anlatınca sanki her taşınmamızda bir “level atlıyormuşum” gibi hissettim. 4-5 yıl kadar da bu ailenin bir parçası olmayı deneyimledik. Sonrasında biz büyüyüp babamın işleri de rahatlayınca ilk evimize geri döndük, üç kişi olarak: ablam ben ve babam. Bu sırada annem ile babamın yaşadığı evin üstüne iki kat daha çıkılmıştı. Biz de teras katında kalıyorduk, bu sebeple bence burası da yeni bir ev sayılır. 

 

Beş ev ve beş aile ile yaşayarak 18 yaşıma girdim. Süreçte hayatıma girip çıkan herkes bana bir şeyler öğretti. Herkesin bambaşka inanışları, değerleri, yaşam tarzları vardı. Ve fikrimce ben, tüm bu farklılıklar içinde kendime kimin hangi özelliğini katabilirim sorusunun alıştırmasını yapabilme olanağını yakalayabildim. Bana evini açan herkese teşekkür ederim. 

 



Paylaşmak Güzeldir:

Arife Vildan Bakar
Arife Vildan Bakar
Gaziantep Üniversitesi'nde tıp öğrencisi. Darüşşafaka'da Carpe Diem Dergisi ile başlayan yolculuğu onu Zümrüdüanka Dergisi GYY'ne getirdi. Aktif olarak "Nen nasıl bir insan olmak istiyorum?" sorusuna cevap arıyor. Bu sebeple dans ediyor, yazıyor, keman çalıyor ve daha birçok şey deniyor. Tüm bunları yaparken hayat enerjisini kaybetmemeye ve çevresindekilere iyi gelmeye çalışıyor. Aşamadıklarını işleyerek üretmeyi seviyor.