Bülent Ortaçgil dinliyorsam şuna çok dikkat ederim: Bu şarkı karşıdakine mi yazılmış yoksa yazarın kendisine mi diye? Burada mutlak bi yanıt bulmak mümkün değil bence. Ortaçgil şarkıyı sevdiğine yazarken ben şarkıyı kendime söyleyebilir ve buna göre duygulanabilirim. Müzikte kendi kendimize koyduğumuz mutlak sınırları sevmiyorum. Bunun yerine müziğin sonsuza ulaşması için onu özgür bırakmamız gerektiğine inanıyorum.
Bugün Bülent Ortaçgil’in en sevdiklerimden ve en derin albümü olarak gördüğüm “Oyuna Devam” albümünü inceleyeceğim. Peki neden tekrardan Ortaçgil? Bu adam başka müzisyen dinlemez veya sevmez mi de tekrar Ortaçgil yaptı?
Aslında başka bir sanatçının albümünü yapmak adına çok çabaladım ve bir kaç yazı denemesi yazmaya başlamıştım. Ama ne denesem kafam Ortaçgil’i tamamlayamadığım düşüncesine gidiyordu. Nasıl bir yazarı tek bir kitapla, bir yönetmeni tek bir filmle ele alamazsak aynı şekilde müzisyeni de tek bir albümle ele almak mümkün değil bence. Mesela bir insanı, yaptığı spesifik eylemlerden de ele alamayız bence. O insanın duygularını nasıl detaylandırdığını görmemiz, duymamız çok kıymetli. Ben de Ortaçgil’e dair daha fazla ayrıntı duymak adına tekrar buraya döndüm.
Önerim yorumu albüm ile beraber okumanız. Linki de şöyle bırakıyorum:
Aşk Nereye Kadar?
Cümleleri ve soruları anlamlandırabilmemiz için içerisindeki kelimelerin ne anlama geldiğini bilmemiz veya cümlenin anlamına göre çıkarım yapmamız gerekir. Şarkının arayışı olan “Bu aşk dediğimiz şey nereye kadar?” sorusunu da anlamamız için “Aşk” nedir sorusunu sormamız gerekiyor. Kendinize istediğiniz kadar sorun, bu sorunun cevabını içten bir eminlikle veremeyeceğinize ben çok eminim. Oysa ki aşk nelere sebep olmuş, aşk kimleri öldürmüş kimleri diriltmiş.
Bazı kelimelerin altındaki anlam uğruna yaşanmaya veya ölünmeye değer olsa dahi anlamını anlatamayabiliriz. “Aşk” ne küçük bir kelime aslında. Hiç 3 harfe sığdırılmış böyle içi sayısız küçük hikaye ile dolu bir kelime duymadım ben. Aşkın en sevdiğim yanı yayılmış olması. Mesela aynaya bakıp kendinize attığınız öpücükte, bir kuş sesinde, bir kapı eşiğinde, tanrıda, doğada veya aşık olduğunuz insanda. Her yere yayılmış küçük bir kelime. Şimdi bu anlamı ararken soralım kendi kendimize. “Aşk Nereye Kadar?”
“Bütün değerler geometrik artar,
Genelden özele yolculuk bu,
Bütün en güzeller sende toplanır,
Kapılar kapatılır, kalıcı Mutluluk.”
ve
“aşk başlar, aşk varır, aşk yaratır, aşk verir, aşk sorar sorgular, aşk dinler, aşk anlatır, aşk çözer geliştirir, aşk çarpar, değiştirir, aşk sorar,sorgular, aşk üretir, dönüştürür.”
Yasak
Açıkça bu şarkı müziğiyle ve sözleriyle beni bunaltıyor, içinden çıkılmaz bir saçmalığa sürüklüyormuş gibi hissettiriyor. Ne gariptir ki arkadaki enstrümanları dinledikçe (özellikle bas) müziğin zaten bilerek sinir bozucu yapıldığını anlayabiliyoruz. Birbiriyle uyumsuz enstrümanlar birbirinden uyumsuz hareket ediyor. Bunun sebebi sözlerde gizli.
Uyum içinde olmalarını sağlayan insani dürtüleri yasaklanmış enstrümanlar bunlar. Görmemeliler, dinlenmemliler, dinlememeliler ve bir çok daha “-mamalılar” içine sıkışmış sesler. Koca bir toplumsal sıkışmışlığı yani. Aslına bakmak gerekirse yaşadığımız hayatlar da bir o kadar rahatsız edici. Bu yazıyı yazarken, “Yasak” şarkısı arkada dönüyor ve gerçekten ne kadar rahatsız olduğumu anlatamam sizlere.
“Durmamalısın, yorulmamalısın,
Her gün her şey dizi dizi gelse yenilmemelisin,
Hasım nerde? Rakip kim?
Güvenmemelisin.”
Bütün Sokaklarım Sana Doğru
İstanbulun bazı sokaklarında yürürken yolun sonu denize doğru çıktığını fark ettiğimdeki o küçük mutluluk üzerine çok şey anlatabilirim sanırım. Bir yandan da denizsiz bir şehir yaşamından İstanbul’a geldiğimden dolayı bu durum bana yabancı gelir. Hatırlıyorum mesela bu şehre geldiğimden 2 ay kadar sonra bir sokağın sonu büyüdüğüm şehre çıksın çok istemiştim. Sokağı dönerken anbean içimden dua ettiğimi hatırlıyorum. Ama zaman geçtikçe İstanbul’a alışmaya başladım. Denize çıkan sokaklarındaki ayrıntıları incelemeye ve fark etmeye daha da özen gösterdim. Geride bırakmak zorunda kaldığım alışkanlıklarım bir bir dökülüverdi resmen bu süreçte. Ezbere bildiğim hiçbir sokak yokken önceden gezdiğim sokaklardaki gibi davranamazdım.
Mesela sokakları gezerken artık gözlerim yerdeki taşlara bakmıyordu, artık adımlarımın aralıkları biraz daha dardı. Anlattıklarım yalnızca İstanbul için geçerli değil. İnsan, başka bir insanın şehrinde yaşadığı zaman da böyle hissedebilirmiş.
Ortaçgil bu şarkısıyla bana bir şehri tanımak ile bir insanı tanımak arasındaki mükemmel ilişkiyi anlattı. Şarkının başlangıcı beni en etkileyen kısımlardan biri.
“Seninle yaşamak hiç kolay değil,
Yaşayamamak gibi.”
Burada yaşayamamak kavramının bir alışkanlıktan ziyade büyük bir çekim olduğunu düşünüyorum. Bir bağımlı, bağımlı olduğu nesne olmadan da yaşayabilir, zor bir süreç olsa da bunu başarabilir. Fakat çekim duyduğunuz aşka göz yumarsanız o sizin peşinizi bırakmaz.
Kendimizi keşfetmek adına en önemli faktörün kendi aşkınızı dinlemek olduğunu düşünüyorum. Toplumsal bir yerden her ne kadar hata yapmama sebep olacak olsa dahi “Ben buyum.” deyip Bunu kabul etmek, özüme daha da yaklaştırdı beni. Tabi yine burada şunu sormak gerekiyor “Aşk Nereye Kadar?”
“Bırak gün doğsun ve gün batsın,
Korkanlar hiç gelmesin,
Sevginin kabuğunu bilmeyenler,
Lütfen biraz sussunlar.”
Aynı zamanda müzik teorisi tarafından da yorumlamak istiyorum. Müzik gerilimler ve çözülmeler üzerine oluşturulmuştur. Şarkı belli akorlarlarla sizi gerer ve belli bir akorla bu gerilmeyi sonlandırır. Gerginliğin ve çözülümün verdiği his değişebilir. Mesela lunapark sırası beklemek de bir gerginliktir veya saklambaç oynarken saklandığınız yerde hissettiğiniz de gerginliktir. Lunaparkta sıra beklerken aletin bozulması sonucu alete binemeyeceğinizi öğrenmeniz bir çözülümdür veya saklambaçta duvara dokunup “EBE!” diye bağırıp oyunu kazandığınız andaki de bir çözülümdür. Artık gerginlikten ziyade akan bir his vardır ve bu hisin akması da nehirdeki suya benzer. Müziği de böyle düşünebiliriz. Bu şarkıda belli bir çözülüm veya belli bir gerilim yok. Tıpkı sokaklarda gezmek gibi şarkı sürekli akar vaziyette.
Zaman Sıkışmış
Bu şarkı geçtiğimiz ay yazdığım “An” yazımın çıkış kaynağı. Bu yazının altına yazacağım çok bir şey yok çünkü zaten halihazırda şarkı üzerine ne hissettiysem geçtiğimiz ayki yazımda yazmıştım. Oradan bir alıntı bırakacağım:
“Sıkışmışım. Ki zaten şu an sıkışmış bir an. Dünle yarın arasında sıkıştırılan bir an. Geçmiş, dünlerde özgür; gelecek, yarınlarda. Ama bugün sadece bugün. Ben bugün şarkı söyleyen bir kuşsam; dün bir yavru, yarın toprağım. Ben bugün içe çekilen havaysam; dün özgür, yarın sıcağım. Bi’ sonraki gün soğuyacak olan. Ben bugün sevgiliye yazılmış bir aşk mektubuyum. Ne yazılmadan önceki kadar kağıttan bağımsızım ne de sevgiliye ulaştıktan sonraki kadar sonsuzum.”
“Dünü dinle, unutma sakın,
Onu çözmek zorundasın.
…
Yarını dinle, unutma sakın,
Onu görmek zorundasın.
…
Bugünü dinle, unutma sakın,
Onu yaşamak zorundasın.”
Kızıma Mektup
Yeni doğmuş bir kızınız olduğunu hayal edin. Ona nasıl bir mektup yazardınız? Bu soruyu gerçekten düşünmenizi istiyorum. Ona nelerden bahsederdiniz? Veya üzerine müzik yapacak, film yapacak, yazı yazacak olsaydınız bu nasıl bir eser olurdu? Üzerine düşünmesi çok keyifli bir soru değil midir?
Bu şarkının sözleri üzerine bir şeyler yazmamın Ortaçgil’e ayıp olacağını düşünüyorum. Her ebeveyn evlat ilişkisi onlara özeldir, tıpkı her aşkın yaşayanlara özel oluşu gibi. O ilişkiye yaşayanlardan başka birisi bir yorum yapamaz, o bağı anlayamaz bence. Kimse size karışmadan kızınıza neler yazardınız? Bunu düşünmek çok şey anlatıyor bize.
“Canım kızım, Güzel kızım,
Koza gibi gizlenmeyi gösteririz insana,
üç beş deney yeter inan,
hele bir sev bir insanı,
yetemeyecek kütüphaneler falan anlatacıklarını,
göreceksin.”
Bu Su Hiç Durmaz
Geldik albümün en sevdiğim şarkısına. Başta bahsettiğim “Bu şarkı neye yazılmış?” sorumun “Bana” diye cevaplandığı şarkı. Şarkının nakaratında tekrarlanan sözler ile başlamak istiyorum:
“Sen hep kendine önlemler aldın,
Ben kendime yasaklar koydum,
Önümüzde barajlar var,
Bu su hiç durmaz.”
“Önlem” ve “Yasak” ne kadar farklı duran ama bir o kadar da benzeyen iki kelime değil mi? Önlem, dış fakörü engellemek için alınan bir kararken; yasak, iç faktörü engellemek için alınan bir karar bence. Şarkıda Ortaçgil, insanın kendi benliği üzerine iki taraftan bahsediyor: Biri kendisini kendisinden, diğeri kendisini dışarıdan koruyor. Ego ve Süperego gibi bir yandan.
Şarkıda nakarat kısmı haricindeki kısımlarda da bireyin kendisine söylediği içten sözleri duyuyoruz. Bu nakarat arasında söylenen sözlerin her biri bireyin farklı bir yanına dokunuyor ve o tarafı betimliyor. Lakin her birinde de doğa ile iç içeyiz.
“Kar gibi örttün üstünü,
İçinde tüm çiçekler,
Birer birer titrediler.
Uykusuzluğundan belli,
kafanda birikintiler,
teker teker döküldüler.”
Duyuyor Musun?
İnsan sorgulamalara, ikilemlere düştüğü zaman kendini dinlemek isteyebiliyor bazen. Kendi yolunu çizmek daha zor gibi gözükse de daha huzurlu geliyor. İşte bazen tam en ihtiyaç duyduğum o karar anlarımda kendimi duyamam bazen. Bu durumlar yaşandıkça iç sesimin kıymeti üzerine çok düşünmeye başladım. Bazen iç sesimizin varlığının dahi ne kadar kıymetli olduğunu anımsamaya ihtiyacımız oluyormuş. Bu düşünceler zincirinde iç ses diye adlandırdığım sesin bana ait olduğunu tam anlamıyla fark etmem en önemli kırılımım oldu. Çünkü her insan gibi ben de kendimi ikiye ayırdığım zamanlarda karşı tarafa koyduğum benliğimin suçunu, nefretini kendimden bağımsız varsaymaya çok yatkınım.
Rüyalarımızda kendimizi korkutanın, ağlatanın kendimizden bağımsız olduğunu düşünmek gibi. Bu şarkı da iç sesini yani benliğini duyamayan, ona kendini duyuramayan bir adam tarafından yazılmış:
“Aşık olunur susarsın
Bilmediğinden midir sevgiyi
Düşünceni gizlemek kibarlık
Kendini gizlemek meziyet
Orada yerinde misin? Duruyor duyuyor musun?”
Yalnız
Şarkı güzel bir uyarıyla başlıyor:
“Yalnız, yalnız, kimsesiz değil, insansız”
Ortaçgil, “Yalnız” şarkısında tüketilmiş bir aşkı çok ama çok güzel anıyor. Şarkı içerisinde bahsettiğim uyarı ile birlikte, bireyin kendini toplumla karşılaştırmasıyla alakalı bazı sorgulamalarla karşılaşıyoruz. “Bir tek ben miyim?” sorularını şarkı içerisinde sıkça duyuyoruz. Aslında ne kadar büyük şehirlerde yaşarsak yaşayalım, o koca toplum içinde hala kendimize “Bir tek ben …” diye başlayan sorular, cümleler kuruyoruz. Oysa ki yaşadığımız dertler, sorunlar, aşklar, mutluluklar ne kadar da evrensel, ne kadar da kolektif bir yerden. Gördüğümüz rüyalar, hissettiğimi hisler her biri koca koca mitolojilerde koca koca dinlerde karşımıza birer birer çıkıyorlar. Ama bir yandan da hislerimiz ne kadar da yalnızlar. Hiç bir kimse eminim ki benimle aynı hissi aynı şekilde paylaşamayacak. Ortaçgil’in bu hisle beraber yaptığı müziği bir başkası yapamayacak ama aynı hissi beraber paylaşacağız. Buradaki hikayeler bireye özgü yazılıp, içeriğinin evrensel oluşu uzunca sorguladığım bir konu aslında. Yalnızlıktan ziyade şarkı içerisinde sevgisizlikten boşluğunda, sessizliğin ortasında, geçmişin tortusunda, gecenin ışıksızlığında tüketilmiş koca bir aşk var. Ortaçgil, tüketilmiş bu aşkı yine şarkının geri kalanı ufak sorgulamlarla ele alıyor. Kendini suçlamaktan öte ilişkinin sorununu arayan bir yerden soruyor sorularını.
“Duyarsız mıydık?
Hiç umursamadık,
Sevgisizliğin boşluğunda.
Habersiz miydik?
Hiç hazırlanmadık,
Sessizliğin ortasında.”
Oyuna Devam
Hayat dediğimiz şey aslında ne kadar da küçük bir oyun. İçinde bolca küçük ayrıntı saklanmış ve oyunlarla donatılmış küçük bir oyun. Hayat oyununu oynarken bol bol yorulduğumuz, kaybolduğumuz, kaybettiğimiz çok fazla an oluyor. Bu anları yaşadıkça kafamızda sorular oluşuyor. Mesela kaybettiğimizde nedenini sorguluyoruz, “Neyi neden kaybettik?” diye durmadan düşünüyoruz. Hep sorular soruyoruz ama cevabı ararken bi’ bakıyoruz karşımızda da aynı sorular. Bu belirsizliği asla ama asla çözemiyoruz. Hayat oyunu içerisinde “kaybolmak” içlerinden en alışık olduğum küçük oyun. Bir yandan da kaybolmanın verdiği ufak uyuşturucu hissini çok seviyorum. Kaybolmak ve nerede olduğunu bulmak oyunu bir bakıma sürekli dönüp dolaşıp oynadığım oyun oluyor. Kendimin nerede olduğunu her bulduğumda biraz daha fazla detay fark ediyorum, o detayların her birinde de kendime dair şeyler. İnsan ev dediği yeri asla kaybolmayacağı, kendini hangi odasında olursa olsun bulabileceği bir yer olarak adlandırıyor. Ama bence bu tanım fazlasıyla yanlış. Bazen insan ezberlediğinde de kaybolur. Kaybolmak çünkü bir şeyi bilmek ile alakalı değildir. Kaybolmak ve bulmak inancın ürünüdür.
“Küçüktüm ufacıktım,
Şimdi büyüdüm çocuğum var,
Ben hep sorular sorardım,
Karşımda aynı sorular,
Oyuna devam.
Biz hiç kaybolmadık,
Biz hiç kaybetmedik,
Desem yalan.”
Kaptan (Yolculuk Ne Zaman?)
Ortaçgil albümün son şarkısıyla; sıkıldığı buralardan, usandığı limanlardan gitmek istiyor. Albümün gerçekten tamamlandığını ve artık eski Ortaçgil olmaktan sıkıldığını söylüyor bu şarkı ile.
Albümümüz burada ise sona eriyor. Bu albümü yaratan Ortaçgil ise hiçbir zaman aynı şekilde geriye dönmüyor. Kendi yolculuğunda, kendi hikayesiyle farklı bir adaya yelken açıyor. Adadan ayrılmadan önce bıraktığı bu albüme yorumlarım da burada sona eriyor.
“Aman kaptan,
Al beni götür denizlere.”
Son Yorum
Benim bu albümde en beğendiğim 3 şarkı sırasıyla: Bu Su Hiç Durmaz, Kızıma Mektup, Bütün Sokaklarım. Yine başka bir albümde görüşmek üzere diyelim. İyi bakın kendinize