Büyütmeye Gerek Var: Kapı
Nisan 7, 2026
Adsız Duraklar
Nisan 7, 2026

Kıyas Tutkusunun Yaraladıkları Üzerine

Konuk Yazar: Emine Süeda Ünal


 

Örgü örenler bilir: eğer film ve benzeri bir şey açmazsanız bu aktivite esnasında düşünmeye çokça vaktiniz oluyor. Bir cumartesi öğleden sonrasında sevdiğim birisinin üşümemesi düşüncesi cazip geldiğinden ötürü ip yumaklarını kucağıma almış, parmaklarımın metal çubuklarla senkronize şekilde hareket edişini takip ederken bu yazı fikri zihnimde olgunlaştı. Ha, bir de cumartesimi geçirme şeklim size yaşı altmışı geçmiş, sevdiğiniz bir büyüğünüzü özlettiyse affınıza sığınırım.

 

Başlıktaki konuya dalmadan önce bahsetmek istediğim birkaç şey var. Ben anları seslerle veya kokularla mühürleyip hafızamda onlarla harmanlanarak ‘anı’laşmasını çok seviyorum. Bir kitabı okurken aynı müziği defalarca dinlemek, sonrasında kitap bitse de, o şarkı her çaldığında okurkenki hislerimi anımsamak… Bu yazının fikri olgunlaşır ve şimdi yazarken sevgili Birsen Tezer’in Cihan isimli albümünden Bilsen isimli şarkısını dinledim. Sizlerin de bu yazıyı okuma anınızı hafızanızda aynı şarkıyla mühürleyeceğinizi düşünmek mutluluk veriyor; tercih sizin.

 

Kendi yazdığım yazıları okurken bazen çok didaktik buluyorum. Belki taraflı bir gözlem bu ama yine de belirtmek isterim, bu bir his yazısı. Derin nefes alın, Bilsen’i açın (tam bu noktada) ve son, iki, üç, dört. İşte paragrafa başlıyorum.

 

Kim icat etti bu kıyaslamayı ve nasıl bu kadar tutkulusu olduk bu karşılaştırma ihtiyacının? Yastığa başımızı koyduğumuzda tavanla aramızıda bu kadar kalabalık yapmaya ne zaman başladı? Bu soruların cevaplarını henüz “tamam, buldum; eminim” diyemem. Yalnızca herkes için değişken olduklarını biliyorum. Zaten onların ve yazmadığım birçok diğer kıyaslamanın sebeplerine dayanan sorunun bugünlük önemi yok. Başlıkta da belirttiğim gibi bu yaralananlar üzerine bir yazı.

 

En başta kendimizi yaralıyoruz, sonraysa bize iyi gelen herkesi ve her şeyi. Hepimiz kendi köşemizde yapıyoruz bir de bunu. Ayıplıyoruz bir yandan kendimizi çünkü gizlemek istiyoruz bu tutkumuzu. Kendimize kimlik edinmek, “Kimim ben?” sorusuna esaslı bir cevap verebilmek en temel ihtiyaçlarımızdan. “Kimim ben?” sorusuna cevap verirken deliler gibi zorlanırız ve o anda bir patika parıldar; “daha iyi olanım” demenin karşı konulamaz rahatlatıcılığının patikasıdır bu. Bu patika aslında oldukça yalancı; bizi rahatlatacağı konusunda. Çünkü içimizdeki karnı aç benlik canavarı “Ben kimim?” açlığını geçiştirmek için yolladığımız “Şundan daha yetenekliyim.”, “Bu konuda en iyisi benim.” gibi cevap kırıntılarıyla doymayacak. Esas cevabı arama yoluna dönmediğimiz sürece bu patika da daha fazla karşılaştırma kırıntısı bulmamız için bizi sıkıştıracak.

 

Bu sıkışma gözümüze bir perde indirecek. Daha fazla kıyas arayacağız,; gözümüz kıyasın kiminle yapıldığını dahi görmeyecek belki. En basit meselelere dahi sıçrayacak belki bu açlık: “Benim el yazım en güzeli.”, “Benim film zevkim en iyisi.”, “Ben ondan daha iyi kurbağalama yüzüyorum.” En kıymetli bağlarımızla bile aramıza girecek. “Ben en yaratıcı kardeşim.”, “Grubun en zekisi benim.”, “Ondan daha iyi bir hayat yaşıyorum.”, “Ayrılsak ben daha iyilerini bulabilirim.” Milyonlarca daha sıralayabilirim. Her birimizin utancından içine gömdüğü fakat karanlık gecelerde içindeki canavar sıkıştırdığında ona sunduğu bu kırıntılardan.

 

Zaman zaman başarı takıntısı formuna da bürünebilen bu kıyas tutkusu bizleri sessiz sessiz öldürür; hem de yaşatmak vaadiyle, kendimizi bulmak vaadiyle yanına çekerek. Bizi sevdiklerimizden uzaklaştırır, hatalarımıza karşı tahammülsüzleştirir. Bir yakınımıza duyduğumuz hayranlığın keyfinden mahrum bırakır ve en önemlisi insanın insanla takım olup hayat denilen yoruculuklar silsilesinde birbirine yaslanmasını engeller; bizi karşı. takımlara koyar.

 

Uzaktan tanıdığımız birçok kimsenin yalnızca vitrinini görebiliriz. Oralarda sadece en güzel ürünlerini sergilerler; bu yüzden onlarla yarışmak çok zordur, özellikle kendi iyi kötü, yarım yamalak tüm ürünlerimizi görebiliyorken. Fakat yakından tanıdığımız, yani bize dükkânının içini hatta üretim atölyesini tanıtacak kadar sevgi ve güven besleyen insanlarla yarışmak kolaydır. Çünkü sevdiğimiz o arkadaşımızın vitrindeki mükemmelliğin arkasındaki hataları, zaafları ve eksik yönleri çok iyi biliriz. Gözümüze kıyas perdesi indiğinde kıyas için yakınlarımıza sıklıkla gideriz bu sebepten. Onlarda sahip olmadığımız özellikleri gördüğümüzde hayranlık hissi yerini yetersizlik hissine bırakabilir. Beraber olduğumuz bir çalışmada yarışı geçme hissi bize keyif verebilir. Bunları hissetmek insanidir fakat bunlarla yaşamaya devam etmek bizden insanlığımızı çalar. Çünkü yetersizlik hissinin altında ezilmemek için en kolay çözüm sahip olmadığımız o beceriyi küçültmek ve değersizleştirmektir. Çünkü en iyisi olmak için yanımızdakileri aşağı itmek, daha fazla çabalamaktan daha kolaydır.

 

Zamanla farkında olmadan yalnızlaşırız; benliğimizden de uzaklaşırız, sevdiklerimizden de. Artık sevdiğimizi o perde olmadan görememeye başlarız. Çünkü sevdiğimiz o arkadaşımızın hayatında olan  gelişmeleri dinlemek için yapılan bir buluşma eziyete dönüşür bizim için. Değersizleştirdiğimiz o arkadaşımızın yetenekleri başkası tarafından övüldüğünde tahammülsüzleşiriz. Kendi hatalarımıza delirir hâle geliriz; başarısızlığa dair en ufak bir gelişmeye dayanamayız. Kendimize de kıyasladığımız yakınlarımıza da yabancılaşırız, şefkati esirger hâle geliriz. Yan yana, birliktelikte olmaya değil basamaklara odaklanırız her ortamda. Yavaş yavaş içimizdeki insanlık ölür. Kıyas tutkusuna cevap vermek için didinen bir varlığa dönüşürüz. Arkadaşımızın sevincine verdiğimiz tepki garipleştiğinde, sevdiğimizin başarısı bizim için rahatsız edici olduğunda utanırız; kendimizi tanıyamaz oluruz.

 

Bu tutkunun girdabına daldığımızda, yani o patikaya bir kere girdiğimizde geri çıkmak çok zordur. Çünkü zehirleriz kendimizi, güçle sarhoş ederiz. İster istemez zihnimizin içinde gizlediklerimiz üslubumuza yansır, dostlarımızın kalplerini kırmaya başlarız. Tökezlediğimizde kendimize tahammülümüzün kalmaması bir yana, bizi tutacak insanları hep aşağı basamaklara itmişizdir çoktan.

 

Hepimiz sessizce, kendi ruhumuz bile duymadan, kendi köşemizde yaparız bunu demiştim; çünkü bize sevdiğinin iyiliğini kutlamak öğretildi. Fakat insan olmak yalnızca içimizdeki iyilikleri konuşmaktan ve büyütmekten geçmiyor. İçimizdeki kötülükleri sobeleyip kabullenmedikçe tükeniyoruz; onları masum kılıflara sokup saklamaya çalışıyoruz.

 

Didaktik bir yere gitmesini istememiştim fakat sanırım kamu spotuna kayacağım yine. Konuşmadıkça içimizdekileri —iyi ya da kötüleri— yabancılaşıyoruz insanlığımıza ve insanlarımıza. Kendimizi o canavarın bizi kıstırdığı çıkmaz sokak patikasında yiyip bitiriyoruz. Evet zor belki bunları itiraf edebilmek, sobelemek; en başta kendimize. Ama yaralanmak ve yaralamak çok acı. Korkarız bir yandan da “Ben seninle yarışırken buluyorum kendimi ”, “Bana da öğretebilir misin, bu konuda çok iyisin.”, “Sahip olmayı isteyeceğim güzel özelliklerin var.” ve benzeri şeyleri söylemekten; karşıdakinin egosunun altında ezilmekten.

 

Tüm bunların ötesinde insanın insandan başka kimsesinin olmadığı bu hayatta konuşmak, anlatmak; böyle aramıza inşa ettiğimiz duvarları yıkmak bize iyi gelecek. Göğsümüzdeki ağırlık hafifleyecek. El ele tutuşup birlikte olmaya yürümek o patikadan çok daha cazip olacak.

 

Sevdiklerimizle hayatta bir takım olmayı öğrenmek beni son zamanlarda çok fazla rahatlatıyor. Benim elimden gelen neyse senin elinden gelen ne varsa bizim için olsun. Kıyas tutkusunun bizi soktuğu patikada bir tepe görünür, o bir seraptır. Yalnızca bir girdap var orada, bizi insanlığımızdan uzak yerlere yutacak olan.

 

Bilsen’den küçük bir alıntı uyarlaması yapacağım şimdi ise:

 

Gide gele yoruldum

Oraya, buraya

Hangisi değer bilmem

Şu telaşlı ruhuma

Vazgeçsem aramaktan

Sussam da, nereye kadar

Yazılır belki söze şarkılar

 

Sussak nereye kadar dostlarım? Konuşsak belki, içimizdeki kıyas tutkusunun bizi yatırdığı bu zehirli rahatlık uykuları hakkında, daha derin bağlar kurulur. 

 



Paylaşmak Güzeldir: