Nemden payını alan her buhar, damla olarak yeryüzüne düşüyor. Bunlardan biri de benim. Hava sıfırın altında, kristalleşip kar oluyorum. Atmosferin tüm katmanlarına teker teker siniyorum. Her katmanı yeni doğan masumiyetimle yıkıyorum. Tüm kötülükleri beyazlığımla örtüyorum. Atmosferde süzülürken geçtiğim her bir katman beni biraz daha ısıtıyor. Çok ısınmamam gerek, o zaman kendimi koruyamam.
Dünya dönüyor; gitmek istediğim yere karar verirken onun hareket alanı benimkinden daha büyük oluyormuş. Savruluyorum rüzgarla… Ne yapalım, onun dediği olsun o zaman. Bu yönde de görmeye değer manzaralar vardır illaki.
Sonra ilk temasım oluyor dünya ile. Eriyip giderek yeryüzünü soğutan birkaç yüce gönüllü kristal sayesinde şükür ki benim yolculuğum uzun olacak. O çok yüksek dağlardaki meşelerin yapraklarına dokunuyorum. Kocaman ağaçları, küçücük damla olan “ben”im gelişim sevindiriyor. Bu kış da güzel yağış aldı buralar. Yine yeşil kalacak gökyüzünün enerjisiyle selamladığımız yapraklar. Bakıyorum, ben gelmeden önce birçok kişi uğramış buraya. Meşenin köklerine ulaşıp besleyen onlar olacaklar. Bu kadar hızlı ilerleyerek kendi sonlarını hazırladılar. Ama muhtemelen kendilerine anlamlı bir son bulduklarını düşünerek açan her yeşil yaprakta ve baş veren her palamutta göğüsleri kabaracak. Bunlar tam salaklar. Şansım varmış, bunlar beni çok ilgilendirmiyor. Uzun ve çetrefilli geçecek yolculuğuma devam etmeden önce böyle bir dinlenme alanı buldum. Konup keyif sürüyorum biraz.
Güneşin sıcaklığıyla beraber aynı kimlikte olan ben sadece form değiştiriyorum. Artık bir damlayım. Şeffaf oldum bir kere, bakan karşı tarafı görüyor. Bir şey saklamadan devam ediyorum yolculuğuma, artık geçtiğim hiçbir yolun zorluklarını saklayamıyorum. Kar tanesi olarak yaşarken masumiyetim her yeri beyaz bir örtü ile kaplardı. Şimdi bulunduğum ortamın rengini alıyorum, geçtiğim zorlu yollar bana kendim olmanın hayatta kalmak için zaman zaman harcanabilecek bir şey olduğunu gösterdi. Bu belki olumsuz bir çıktısıydı bu başkalaşım sürecinin ancak şunu da fark ettim. Herkes kar tanesiyken kendine özgü bir moleküler şekildeydi. Bir bakıma eşsizdi. Şimdi aynı yere konarak zaman ve mekan bağlamında denk geldiğimiz, benzer yolculuklarca yontulduğumuz diğer kristalleri görüyorum. Ne kadar da birbirimize benziyoruz, benzediğimiz için birbirimize çekiliyoruz. Bu yeni forma dönüşme süreci hepimizi korkutuyor. Artık saklayamadığımız şeffaf korkunun içinde birbirimize sığınıyoruz. Çok daha hızlı hareket edebilmeye başladığımı fark ediyorum. Kristalken rüzgarın itkisine muhtaçtım. Kadere teslim olarak yaşadığım değişim bana iyi şeyler de katmış. Sonradan fark ediyorum: Meğerse biz birbirimize sahip çıktığımız için değil, benzer moleküller olduğumuz için sıkı fıkıymışız. Biz de kaderleri kesişmiş damlalar olarak hep birlikte yol alıyoruz.
Yüksek ormanlardan akıp gitmeye başlıyoruz. Hava gittikçe ısınıyor. Ne zaman kaldıramayacak hale gelip göğe yükselirim bilmiyorum. Her rakım düşüşünde buhar olma vaktime ne kadar kaldığını soruyorum kendime. Benden önce yaşamını tamamlamış, benim yola devam edebilmem için kendini feda etmiş o yüce gönüllü kristal; gökyüzünde beni bekliyor. Soğuk ve karanlık geceler güne kavuşurken sis çöker ya hani, ben karanlıkları güne kavuşturanın nedense o belirsiz sis olduğunu düşünmüşümdür. İnsan sadece en yakınındakileri görür o vakitte. Uzaklar ne kadar görünmez, bilinmez gelse de ben sisle her kucaklaşmayı çok severim. O form değiştirip bilinmezliğe bürünen yüce kristalin ruhunun beni sarmaladığını düşünürüm. Gün açıp uyandığımda yüce kristal ayrılır benden. Bu ilk ayrılışımız olmadığından, gönül koymam ona. Ait olduğu yerde ona dönmemi beklemeye devam eder. Tam olarak nerede olduğunu bilmesem de şununla yetinirim: Onun enerjisi halen burada, aynı dünyayı paylaşıyoruz. İşte o sebeple olsa gerek, denize yaklaştığım her adımda yaş alıp ısınsam da buhar olup göğe yükselme fikri çok da korkutmaz beni.
Sisle uyandığımız o soğuk gecelerde duruluyoruz. Buz tutuyor yüzeyimiz. Böyle anlarda çok hızlı hareket etmemek gerekiyor, ne zaman nereye basacağım çok önemli. Diğer damlalarla daha da sarılıyoruz birbirimize. Yola devam etmek için bizi buhara çevirip yolculuğumuzu sonlandıracak güneşe muhtacız. Çok ironik geliyor bu bana. Bana hem yaşamı hem de ölümü veren güç aynı. Ona karşı nasıl hissetmem gerektiğini bilmiyorum. Çoğunlukla seviyorum onu ama ona kızgın olduğum bir konu var: Yüce kristali ölmeye terk etti ve ben onun vazgeçtiği olasılıklar için de yaşamak zorundayım şimdi. Bazen düşünürüm, nereden geliyor bu durmadan ilerleme isteğim; kime, neye doğru koşuyorum?
Ulaşacağım nihai yer bir açık kaynak: göl veya deniz. İşte orada benim gibi ulaşabileceği en iyi yere ulaşıp tüm yolları aşan diğer damlaların yanına varacağım elbette. Bunu yüce kristal için yapacağım. Yaşama hakkı ona verilse onun geçmek isteyebileceği tüm yolları geçmiş olmak için. Onun için de yaşamam gerek bu hayatı.
Biz böyle ilerledikçe arkamızdaki damlaların ağırlığıyla hızlanıyoruz. Bazenleri yüzey çok pürüzlü ise işte ancak o zaman hızlanmaktan alıkoyabiliyoruz kendimizi. Geçtiğim yerleri izliyorum sürekli hızlanmak endişesini bir kenara bırakabildiğim vakitlerde. Boşuna kat etmiyorum bu yolları, burada benim izlerim de olmalı. Denize ulaşma zorunluluğunun kaygısını bir kenara bırakıp birlikte ve sağlıklı olmanın mutluluğunu yaşamaya çalışıyoruz. Yine hep birlikte ama aynı hızda hareket ediyoruz. Hiçbir manzara beni denize ulaşmaktan alıkoyarak durmamı sağlayacak kadar uzaklaştıramaz kendimden.
Yol alırken ısıya daha fazla dayanamayan diğer damlalar huzurla gökyüzüne yükseliyor. Kendilerince onlar da bu savaşı kazandı. Artık savaşmaları gerekmiyor çünkü.
Benim maratonumun sonu henüz gelmedi ama ben yine de bir oh çekeceğim içimden. Denize ulaştım, o yüce kristale hiçbir borcum kalmadı. Lakin yol beni çok yordu, durup nefes alarak yol kat etmediğim her andan pişmanlık duydum. Buraya gelene kadar her an yok olma korkusuyla savaştım. Ya denize ulaşmadan buhar olsaydım? İşte bu korku yüzünden hızlanmayarak harcadığım her an içimi kemirdi. Koştur koştur hayata yetişmeye çalıştım. Hayatın bir yere kaçtığı yokmuş meğer, çok sonradan anladım.
Şimdi yolculuğunu tamamlayıp gelebileceği son noktaya ulaşan damlalarla birlikteyim. Ama yine de buruk içim, bitiş çizgisini gördüğüm halde tatmin hissetmiyorum. Burada tüm sorumluluklardan arındığım için huzurlu hissetmem gerekir diye düşünüyordum lakin öyle olmadı. Yaşayarak tadına varamadığım her an ve yitip giden kristal zamanlarım için şu an bu anlamsız denizde durup bekleyerek geçirdiğim saniyelere sövüyorum. O sebeple maratonu tamamlayarak bitiş çizgisine ulaşmış ve yüce kristale olan tüm borcumu ödemiş de olsam okyanusun serin sularının derinliklerine dalarak huzuru kucaklamak dururken denizin en yüzeyinde beklerim. Güneşe sürekli temas edeyim, ilk yükselip göğe sarılacak olan ve varlığını nihayete erdirebilen ben olayım diye.