Bülent Ortaçgil’in Oyuna Devam Albümü Yorumu
Şubat 3, 2026
Kentin Siber Hayaleti
Şubat 3, 2026

Duygunun İnşası ve Kaosun Gürültüsü: 2026’nın İlk Filmleri Üzerine

Sanırım yeni yıla 2026’nın hem en güzel hem de en abartılan filmlerini izleyerek giriş yaptım! Benim için yılın ilk filmi, 1 Ocak’ta Kadıköy Sineması’nda izlediğim Sentimental Value oldu ve gönül rahatlığıyla “İyi ki bu film yılın ilki oldu.” diyebiliyorum. Yalnızca üç gün sonra izlediğim Marty Supreme için ise maalesef benzer fikirlere sahip değilim… 

Öncelikle Sentimental Value ile başlayalım. Şahsen filmi çok uzun zamandır heyecanla bekliyor ve vizyona girmesini iple çekiyordum. Büyük beklentilerimin en temel sebebi ise filmin yönetmeni Joachim Trier’e olan saygım, sevdam ve “Kötü bir film yapmaz.” güvenimdi. Nitekim hayal kırıklığına da uğramadım. Öncesinde Trier’den Reprise, Oslo 31. August ve The Worst Person in The World izlemiştim. Üç filmi de çok sevmeme rağmen Sentimental Value, yönetmenden favorim olmayı başardı. 

Yönetmenin beni filmlerinde en çok çeken özelliği, insan ruhunun derinliklerine ve duygulara odaklanması. Hiçbir zaman filmlerinde büyük bir olay ya da süreç anlatmaya çalışmıyor; insanlarda ortaklaşan duygu durumlarını çok iyi tespit ediyor ve “yalnızlık”, “ebeveyn-çocuk ilişkisi”, “bağımlılık”, “yetişkinliğe geçiş” gibi kavramları hisler üzerinden derinlemesine inceliyor.

Sentimental Value ise temelde bir baba-kız ve kız kardeş ilişkisi filmi. Filmdeki ana karakterin adı Nora. Babasının adı ise Gustav. Nora bir tiyatro oyuncusu ve kariyerine, kariyerinde ilerlemeye çok fazla önem vermesinin yanında en stresli anlarını sahnede yaşıyor. Gustav ise bir sanat filmi yönetmeni ve tiyatroyu büyük bir saçmalık olarak görüyor.

Filmin büyük bir kısmında Nora’nın buhranda olduğunu, büyük psikolojik mücadeleler yaşadığını görüyoruz. Aslında bu buhranın en büyük sebebini babası oluşturuyor. Nora ve kız kardeşi Agnes’in ebeveynleri, onlar çok küçük yaştayken boşanmış ve babaları Gustav farklı, uzak bir yere taşınıp kızlarından tamamen kopmuş. Kopmadığı zamanlarda ise pek stabil bir iletişim inşa edememiş. Büyük kız kardeş olan Nora ise bu süreçte hem Agnes hem de anneleriyle ilgilenmek zorunda kalmış; aslında bir nevi fark etmeden sorumlulukların altında ezilmiş, yok olmuş.

Film boyunca Nora ve Gustav arasındaki etkileşimi, garip tansiyonu gözlemleyebiliyoruz. Aynı zamanda Agnes ile Nora arasındaki ilişkiyi de anlayabiliyoruz. Sanırım benim filmi bu kadar içselleştirmemin en büyük sebeplerinden biri de kendi ablamla olan ilişkimi filmdeki kız kardeş ilişkisiyle bağdaştırmam oldu. Bu bağ kurma sürecim yüzünden de filmdeki bazı sahneler, diyaloglar bana ekstra dokundu diyebilirim. Özellikle de şu replik:

Nora: Çocukluğumuz nasıl oldu da seni mahvedemedi?

Agnes: Her zaman çok kolay değildi tabii.

Nora: Ama bir aile kurmayı becerebildin, bir yuva.

Agnes: Evet. Büyürken ikimizin arasında büyük bir fark vardı ama. Sana sahiptim ben. Bakıma muhtaçken bile benim için vardın, biliyorum. Annem çöktüğünde saçlarımı yıkayan sendin, tarayan sendin, okula götüren. Güvende hissettim.

Filmin en sevdiğim yanlarından biri ise diyalogların, olay anlatımı için kullanılabilecek tek araç olmadığını tekrar tekrar göstermesi oldu. Örneğin birçok film bir karakterin düşüncelerini ve hislerini aktarmak için onun kendisiyle konuştuğu sahneler kullanır ya da başka bir karaktere kendini açma anlarına yer verir. Ama Trier, duyguların ve olayların yalnızca bir bakışla bile anlatılabileceğini bize kanıtlıyor. Nora’nın Gustav’a bir bakışıyla ona söylemek istediklerini tahmin edebiliyorsunuz ya da sarılmalarını görmeden de aralarındaki bağı algılayabiliyorsunuz. Bu yüzden sahneler gerçek hayattaki gibi hissettiriyor; gösteriş havasını ve sahteliği tamamen yok ediyor.

Ek olarak filmin sahneleri… Çekim açıları… Gerçekten muazzamdı diyebilirim. Birçok yerde yalnızca ışık kullanımı yüzünden bile yönetmene yüzüncü kez hayran kaldım.

Sanırım film benim adıma, daha iyisini izleyene kadar aile ilişkilerini en iyi anlatan film olarak kalacak. İzlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum (özellikle de komplike aile ilişkilerine sahipseniz ve sağlıksız ebeveynlerle büyüdüyseniz).

Ayrıca film, 2026 Oscar adaylıkları alanında da büyük bir yer kaplıyor. Hem “En İyi Film” hem de “En İyi Yabancı Film” adaylığı almasının yanı sıra; Trier ile “En İyi Yönetmen”, Renate Reinsve ile “En İyi Kadın Oyuncu”, Inga Ibsdotter Lilleaas ve Elle Fanning ile “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu”, Stellan Skarsgård ile ise “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dallarında ödül bekleyecek. Aynı zamanda “En İyi Özgün Senaryo” ve “En İyi Kurgu” dallarında da adaylığı bulunuyor. Tüm yüreğimle, alabileceği en fazla ödülle Oscar 2026 serüvenini tamamlamasını temenni ediyorum…

Upuzun film övme seansımın ardından artık film gömme seansıma geçebiliriz. Evet, şimdi Marty Supreme hakkında konuşmaya başlayacağım… Sentimental Value sonrası izlediğimden ve sinemaya dair beklentilerim inanılmaz yükseldiğinden midir bilmiyorum ama Marty’i hiç sevemedim maalesef. Filmin reklam ve tanıtım süreçlerini fazlasıyla takip etmiş, izlediğim tanıtımlar sebebiyle filme Whiplash tarzı bir obsesyon, tutkuyla bağlılık ve bu tutku yüzünden delirme konulu bir film izleme beklentisiyle bilet almıştım. Ancak Marty bana yalnızca kaos, karmakarışık bir olay örgüsü ve açıklanamayacak derecede abartılı, absürt bir senaryo sundu.

Öncelikle film inanılmaz dağınık ilerliyor. Olaydan olaya atlıyoruz ve ne zaman neye atladığımızı takip etmek dahi zor. Buna rağmen temposu, türündeki filmlere kıyasla düşük ve bu da odaklanarak izlemeyi, izlerken heyecanlanmayı fazlasıyla zorlaştırıyor.

Filmdeki birçok sahnede gidişatta neyin neye sebep olduğunu anlamlandırmakta zorlandım. Karakterlerin duyguları ve psikolojik süreçleri ise neredeyse sıfır düzeyinde aktarılmıştı. Her film duygu ya da hikâye anlatmak zorunda demem hiçbir zaman. Ancak bir hikâye anlattığını iddia eden filmlerde beklentimi buna göre oluştururum ve Marty, beklentilerimin hiçbirini karşılamak konusunda yeterli olamadı.

En azından 2026’nın ilk haftasında hem en çok konuşulacak hem de en iyi ve en kötü iki filmi izledim diyebilirim. Dinlemek isteyenler için buraya Sentimental Value’nun harika şarkılarını içeren soundtrack’ini de bırakıyorum. Filmi izleyecekler için şimdiden iyi seyirler diliyor ve hâlâ Marty izlemeye gitmeyi düşüneniniz varsa, bir an önce planlarınızı değiştirmenizi temenni ediyorum…

 



Paylaşmak Güzeldir:

Ceren Yavuz
Ceren Yavuz
Galatasaray Üniversitesi’nde hazırlık sınıfı öğrencisi. Sanatla, sinemayla ilgilenmeyi; hayal ettiklerini yazmayı, kaydetmeyi ve araştırarak yeni şeyler öğrenmeyi seviyor. Zaman zaman hayatının hızına yetişemese de yeni alanlara dahil olmayı ihmal etmiyor. Gelecekte hayatını sanat, sinema üzerine kurabileceğini; hem üretmeyi hem de ürettiklerini insanlarla paylaşabileceğini umuyor.