Konuk Yazar: Nilsu Sevinçli
Dört farklı yol iki farklı şehir vardı yolun sonunda.
İçimde bir ses her zaman bu iki şehirde beni bekleyen bir hikayenin olduğunu söylüyordu. (Belki güvenilir bir kaynak değil ama Astrokartografi haritam da bu hissimi destekliyordu.)
Görüşme yaptığım bir şirket Humboldt Üniversitesi bünyesinde kurulmuş olan bir çiftlikti. Burada Lizbon’daki deneyimime benzer olarak biyoistatistik alanı da vardı. Kalacak yer sunuyorlardı çiftliğin içinde, ayrıca bizi toplu taşımaya ulaştıracak bir kamyonetimiz bile olabiliyordu. Daha öncesinde bu çiftliğe gidip çalışan bir kızla konuştum. Kendisi girşimcilik programı aracılığıyla gittiği için patates toplamak zorunda kalmadığını ama yine de teknik anlamda onu geliştiren deneyim kazanmadığından bahsetti. Ancak benim görüşme yaptığım herkes çok cana yakındı. Enerjileri iyi hissettirdiği için aklımda bir kenara yazdım. Benim için en büyük iki dezavantajı vardı Berlin’e ulaşmak neredeyse bir saatti ve çiftliğin etrafı gelişmemiş bir bölgeydi. İkincisi ise tarımla alakalı bir alanda çalışma istemeyişimdi, üstelik laboratuvar gerektiren kısımlarda da laba görebileceğim konusunda güvence verilmiyordu. Üstelik kendi fikrimi geliştirmem anlamında bana bir ekstra sunmayacaktı ama ortak olduğu üniversite Berlin’in en köklü üniversitesiydi ve yüksek lisans için büyük bir etkisi olabilirdi.
İkinci seçeneğim Barcelona’da sürdürülebilir aydınlatma aksesuarları üzerine kurulmuş bir şirketti. Görüşme yaptığım kadının tatlı bir atölyesi ve iki ekip arkadaşıyla beraber çalışıyorlardı. Materyalin hazırlanması, kalıp çıkarma gibi süreçleri kendisi de benim katıldığım programa katılarak öğrenmişti. Orta Avrupa’dan gelip İspanya’ya yerleşmişti.
Biyoteknoloji ile net bir bağlantısı olmasa da aydınlatma sektörüne sürdürülebilir bir çözüm getirmek istediğim için bana sektörel bir bilgi birikimi kazandırabilirdi. Üstelik kendi fikrimi geliştirmem için bana alan malzeme ve eşit saat çalışma hakkı da tanınıyordu. Bütün bu özgürlük ve sağlanan imkan cezbediciydi.
Üçüncü görüştüğüm şirket Berlin merkezli kadınların hormonal problemlerine yönelik takviye gıda çözümleri geliştiren bir şirketti. Çalışma konusunu gördüğüm an bayılmıştım. Bu alanda kadınlara yönelik araştırma ve çözümlerin ne kadar etkisiz ve yetersiz olduğunu bildiğim için bana çalışma motivasyonu sağlayabileceğini biliyordum. İnsanın bire bir deneyimlediği bir probleme dokunması başlı başına heyecan vericiydi. Ürettiği değer karşısında küçük ve dinamik bir ekiple çalışıyordu. Süreçte iki mülakata dahil edildim. İlkinde daha beni tanımak üzerine geçen şirketi de tanıdığım yaklaşık bir saat süren görüşmemizdi. Beklediğimden daha yorucu bir başlangıç olmuştu. Biyoteknoloji şirketi olmasına karşın ekibe dahil etmek istedikleri rol CRM marketing ve Influencer marketing noktasında çalışacak birisiydi. Bu ben de hayal kırıklığı getirmiş olsa da (kendi bölümümle en bağlantılı gördüğüm seçenek buydu) rol olarak başka bir alanda çalışma gerekliliği sunuyordu. Hazırlıktayken drone ve biyosensör teknolojilerini kullanarak hava kirliliği gibi metrikleri ölçen bir yeşil start-up’da bilimsel verilerin halk diline dönüştürülerek içerik oluşturduğum bir deneyimim olmuştu. Onlar açısından marketing için uyumlu bir kişi gözükmezken üniversite topluluk faaliyetlerim ve ne işime yarayacağından emin olamadığım bu deneyimim ikinci bir görüşme için bana anahtar olmuştu. İkinci görüşmem ilkine kıyasla daha rahat geçmişti, bu sefer sorular zorlu değil daha çok nasıl bir çalışma hayatı istediğim ve görev anlamında beklentilerimi düşürmem üzerineydi. Kendi girişimimin lafı açılmamış ve buna yönelik bana zaman tanınmayacağında hemfikir olunmuştu. En azından bir ürünün geliştirilmesi ve pazara girme süreçlerini deneyimleyebileceğimi düşündüğüm noktada da bana vize süreçlerinin uzun sürmesinden dolayı takvim olarak ürünün pazara girişinden sonraki zamana denk geleceğim ortaya çıkmıştı.
Son seçeneğim ise yine Barcelona merkezli, farklı milletlerden kurucularının olduğu multi-kültürel bir çalışma ortamı sunan biyomalzeme şirketiydi. Bu şirket Loreal markasının ambalajlarında kullandığı biyoplastik malzemeyi saçlardan üretiyordu. Başlı başına ilginç bir kaynakla ürün geliştirmeleri beni heyecanlandırmıştı. Büyük şirketlerle işbirliği noktasında büyük bir deneyim kazandırma potansiyeli bulunduruyordu. Görüşmemizde beni direkt ortadoğulu müslüman ülkeden geldiğim için ekibe farklılık getireceğim noktasına indirgediklerinde sadece soru işareti oluşturmuşlardı. Diğer görüştüğüm şirketlerden farklı olarak sadece beni çalışan olarak değil aynı zamanda proje fikrim ilgilerini çektiği ve bünyelerinde bu fikri geliştirmek istedikleri için de ilgililenmişlerdi.
İspanyol kültürünü bünyesinde taşıdığı apaçık gösterir şekilde iletişimimiz rahat ve biraz da yavaştı. Ancak bu sakinlik merak duygumu beslese de beni streslendirmiyordu.
Barcelona’ya çok kısa bir süreliğine yolum düşmüştü, ilk solo seyahatimdi. Kendi hayal projesi biyo-mimikri kullanarak şekillenmiş bir gelecek olan birisi için şehirden alabileceğim ilham beni heyecanlandırıyordu. Şehre vardığımda kendi başıma gideceğim için kısa bir süre ayırdığıma çok pişman olmuştum. Biletimi yakmayı çok düşünmüştüm ama vakitlice dönüş yoluna koyulmuştum.Dönerken çok dua etmiştim bu şehre yolumun düştüğü ilk sefer olsun ama son olmasın diye.
Barcelona daha keyifli, daha estetik bir seçenekti gözümde. Belki Lizbon’a daha yakın bir deneyim olur diye düşünüyordum. Görüştüğüm iki şirket de bana kendi projemi geliştirmek için bile alan açan şehrin kendisi gibi estetik değer oluşturan şirketlerdi.
Ama Berlin öyle miydi? Herkes kapalı havasından şikayet ederken kendisi bana hep güneşli havalarını göstermişti. Bana bu programı söyleyen Portekiz asıllı bir arkadaşım Berlin’de yüksek lisans yapıyordu. Çok sevdiğim bana ablalık yapan İstanbul’a ziyaretime gelen Alman ama ruhu Almanlıktan pek uzak diğer bir arkadaşım da orada yaşıyordu, biyolojik bir gelecek hayalime en uygun, maddi imkanların daha rahat olduğu, ağladığında çay ikram edip hayatta hiçbir şeye üzülmenin değmeyeceğini söyleyen dönerci abilerin olduğu değişik bir şehirdi.
Başlangıçtaki İlk ve tek planımdı. Çalışma kültürü gereği zorlayan seni belki olduğun gibi değil ama olması gereken hale getiren bir yerdi.
Bir kere Türkiye’deyken proje yapmak istediğimizde hocalarımızın biz Avrupa değiliz imkanlarımız yetmez derken bahsettiği Portekiz Avrupası değil Almanya Avrupasıydı.
Bütün bu ikilemlerin arasında yol çizmem gerekiyordu ve bir tanesine olumlu dönüş yaptım. Beklentilerimin ve hayallerimin gerçekle ne kadar farklı olabileceğini deneyimleyeceğim bir yolculuk beni bekliyordu.