Duygunun İnşası ve Kaosun Gürültüsü: 2026’nın İlk Filmleri Üzerine
Şubat 3, 2026
Ses Sorgusu
Şubat 3, 2026

Kentin Siber Hayaleti

Merhaba,

Ankara’da düzenlenen “mümkünlerin kıyısında” başlıklı sergi dahilinde “kent fragmanları” başlığında yürütülen atölyede kurgulanan distopik kent fikriyle birlikte oluşturulan bu metin; atölye içerisinde belirlenen kent fikrinde, farklı bir evrende yaşanan suç-suçluluk ve toplum fikrinin, yapay zekanın, robotların hikayesini zaman yolcusu bir suçlunun hücresinde yaşadığı sorgulamayla yansıtıyor.

Atölyenin yürütücüleri, süreç boyunca destekleri ve vizyonlarıyla ciddi emek veren değerli Esra Çelikoğlu, Melis Acar ve Sıla Özcan’a; atölye boyunca fikirleriyle “kent fragmanları” sergisinde çıkan eser sahibi değerli arkadaşlara teşekkürler, sevgilerle.

Eserin sahibi Mehmet Antep’in sesinden dinlemek istersen, buraya tıklayabilirsin.

1. Gün 

Evet, bugünün gelmesini bekliyordum. Güzel zamanlarım olmadı değil ama sonrasında gelen oldukça uzun saklanma sürecim artık açığa çıktı. Kendimi suçlu hissettiğim yıllar sonunda artık bir ceza ile karşılaştım. Gariptir ki suçlu hissettiğim yerden değil de yeni düzenden dolayı cezalandırıldım. Ki bunu da anlatacağım, umarım. 

 

Yolculuk çok uzun zaman önce başladı aslında. Varolmanın zeminle olan ilişkisinin ve coğrafyanın sadece bir ders konusu olmadığını anlamam ile kendime, çevreme ve evrenlere bakışım değişmişti. Ama sanırım bu noktalara değinmek için çok vaktim yok; bugün hurdalıktan yeni çıktım ve gideceğim yer ile ilgili hiçbir fikrim yokken kentin aslında çok sevdiğim bir bölgesine getirildim. Buralarda hücreler olduğundan haberdar olmayışım aslında kaçışlarımdaki eksikliğimi de gösteriyor. 

Aslında insanlık var olduğundan beri kurulan çoğu cümleye ve çoğu suçlunun sözlerine benzer olacak sözlerim. Kavramlara yüklenen anlamlar değişebilir ama bulutlar üzerinde dahi olsanız insanlar için aynısını söylemem zor. Hele de ürettikleri robotların onlardan beter oluşu; en iyi ihtimalle onlar kadar oluşu dahi yeterli.  

Buradaki gün kavramına henüz alışamadım ama deniyorum. Zorlandığım yerlerde bir saat önce tanıştığım A-7 yardımcı oluyor. İnsanlar da robotlar da aynı ama hisler de benziyor. Onu yakından tanıyacağım, suçumu öğrendiğinde benden uzaklaşmazsa. 

Eğer güneşi yakalayabilirsem ve A-7 benimle konuşacak kadar cesaretli çıkarsa şafakta biraz yeşili izleyebiliriz. 

Uyumaya izin yok.

 

2. Gün

Güne cezamın karara bağlanması ile uyandım. Yeşili görebileceğim tek pencereden iletildi; oradan yansıtıldı karar. Beklemiyor değildim ama halen kavramlara karşı olan uzaklığım afallatmadı değil. Suçumun ne olduğunu ifade etmek için antik dönemlere kadar giden sözde gelişmiş olanlar, beni dinlemekten neden çekiniyor? Çok mu modern kalıyorum ya da onlar için fazla mı aşağılık bir varlığım? Yanıt almak için duyulmaya ihtiyacım var sanırım. 

A-7 henüz bana cevap vermedi. İnsanlarla konuşurken kurduğum daha doğrusu kuramadığım bağdan da mutlu değildim ama düşünebilen herhangi bir “şeyden” yanıt almamak daha da can sıkıcı. Oy haklarından, güncel sorunlardan, özlük hakkı ve özel hayat gibi kavramlardan konu açmaya çalıştım ama yanıt alamadıkça dünyadaki zamanlarıma döndüm adeta. Kendimi apolitik hissettiğim dönemde bile bu kadar hissiz değildim, dedim kendi kendime. Herhangi bir kolluk kuvvetine karşı olan bana, dinleyici rolünü iyi üstlendiği için yine de umut vermedi değil. Doğrudan bir negatif bağ yok sonuçta meslekler arasında.

Bir de buraya gelirken yolda gördüğüm tüm kameralara el salladım. Yürüyerek nakledilmeyi ilk kez yaşadım ve oldukça ilginç bir hismiş açıkçası. Bana kapıyı açan olmadı, söyleyeceklerimden çekinip ağzımı kapatan ya da ne bileyim, beni başım eğik şekilde göstermek için kurulmuş bir set de yoktu. Ama kameralar her yerde. Medya diye bir kavram tıpkı dünyadaki gibi kalmamış durumda; yine bizimkiler biraz ses çıkarmaya çalıştı. Her yerde kameraların olduğu bu düzende insanların bu kadar bilinçsiz ve kör olduğu gerçeğine halen alışamadım.

Ve cezama gelince: Beni düzenli olarak tapınaktaki madende çalışmaya zorlayacaklar. Evet, işkence yok; modern toplumun sonucu. Ama karşı olana duyulan tedirginlik hissi o kişinin daha çok görünmesinin utanılacak bir his olduğunu düşündürüyor sanırım. Recm’den farkı varmış hem, öyle söyledi ne demek olduğunu bilen yargıç. Ömür boyu ifadesini de duymayalı uzun zaman olmuştu. Bireyin ömrü olduğuna dair bilinç çok eskiden beri kayboldu çünkü. Artık toplumun biçtiği bir ömür var yalnızca. 

Ama cezasını çekmeye hazır; tapınakta karşılaşacağı dostları selamlamayı bekleyen ve bolca yağmur sesini ve kokusunu hissedeceği yarını bekleyen suçlu olarak günü sonlandırıyorum.

Uyku bugün serbest.

 

3. Gün 

İlk görevim kurtuluş günündeydi. Bugünü tamamlamak tam da bu yüzden oldukça yorucu oldu. Kurtuluş kavramının dayattığı özgürlük hissi ve “toplum” mekanizmasının işlemesine olan desteği bugün bir kez daha yordu beni. Benimle konuşmayan robotlar için maden çıkarmaya çalışmak değil de insanların neyi kutladığını bilmeden saatlerini, seslerini, düşüncelerini satması yoruyor. 

Bizim dostların da oraya gelmesine izin çıkmış; sağ olsunlar çok sesli koro görevini üstlenip benim kurtuluş sloganlarına maruz kalmama izin vermediler çok fazla. Ama tabii onların da imkanı kısıtlı; yolculuğu çocukluktan başlamış ve kodlanmış bilinçsizliğe karşı kendisini ve düşünmeyi keşfetmiş bir avuç insanın sesi daha çabuk kısılıyor. Ama burada da yağmur devreye girdi ve kurtuluşu başka bir bahara erteletti.

Yağmurun sesinin bastırdığı bir de çalışma sesi vardı elbette. Kendi eylemlerimi sadece beynimin yönettiği ve zihnimin yağmurla buluştuğu birkaç saat geçirdim. Hücrede ses duyma şansımın olmayışı herhangi bir uğultuya dahi kulak kesilir hale soktu beni. İki günlük sessizliğe bu denli duyarlı hale geleceğim; biraz kafa dinlerim diye planlarken çok çabuk şekilde bağrışmaları dahi özleyeceğim aklıma gelmezdi.

Hücrenin yeşille buluştuğu tek penceresi yine kapalı. İnsan tamamen camlarla kaplı, daha özgür hissettiren hücreler kuruyordu kafasındaki gelecek düşüncesinde. Ama eldeki imkanlar ve robotikleşen düzen suçluya tahammülü daha da azaltmışa benziyor. Suç oranının düşüklüğünü övgü olarak sunmanın sonucu bunlar hep. Kontrol kavramının sınırlandırdığı onlarca başka yaşam fonksiyonunu konuşmak istersen hemen yanım boş. 

Sabahları pencere açılıyor, uyku yine yok.

 

4. Gün 

Yeşille uyanmayı beklerken sinek istilasıyla karşılaştım sabaha karşı. Neyse ki sistemler eğitilmiş de çok uzun sürmedi demek isterdim ama anlaşılan o ki hücreler için ödenek, robotların ses sistemiyle aynı. Ben o ufak pencereden karaltıyı görüp kendimi fark ettirene kadar yarım saat geçmiş bile. Sonrası çok hızlı muayene, tetkikler ve iğne. Bugün daha geç başladı mesai.

Ve en garibi sinekler ve diğer böcekler için de alternatifin kentin suçlulara ayırdığı bölge olması. Yalnız hissetmek için yeterince verim yoktu zaten ama onların gelmesi tedirginlikten çok doğallığa olan özlemimi arttırdı. Kentin şartlarına insan teknolojiyle adapte olsa da çoğu hayvan ve doğallık için bu durum hiç de kolay değil. Bizim yaptığımız şeyinse hayatımızı daha da kolaylaştıran robotlara yönelik olması; bunun da yalnızca insanı robotlaştıracak hamlelerle yapılması hayvanların ne kadar yalnız bırakıldığının göstergesi. 

Doğal seçilimin gerçekliğine uzun zaman önce korkuyla bakar olmuştum. Çünkü bu kadar kalabalık kalanlar biz insanlar olmamalıydık.

Asıl konuya girmemek için kimsenin umrunda olmadığını bildiğim hayvan haklarına değindim ki “Aa, çok tatlı aslında!” deyip vicdan muhasebesinden kaçılsın. Seçimin yaklaşmasını kurtuluş gününde yağmur sayesinde hissedememiştik yeterince fakat bugün tapınakta sözde adaylar arasında gerçekleşen münazarayı uzaktan dinleyebildim. Evet ilginçtir ki suçlular seçime dair bilgi de edinemiyorlar, oy hakları olmadığı gibi.

Ama anladığım kadarıyla güncel güçler birbiri arasındaki alışverişten çokça memnun. Zaten bir muhalefet oluşturmak pek mümkün değilken bu seçime 5 partili girilecek oluşu biraz olsun umutlandırmıştı. Fakat beş, birden gerçekten küçük çıktı. Hepsi için paylaşımlar yapılmış, diğer kentlerle ilişki için planlar netleşmiş. Konuşmalarda sorunların tamamı robotlar ile ilgiliydi. Hiç konuşmayan varlıkların bu denli haklarının savunuluyor oluşu yalnızca insana yarıyorsa mümkün belli ki. 

Gün yeşili görmeden bitti. Ve bu kez de uykusuzluktan dolayı sabahı ben kaçıracağım. A-7 halen sessiz; robotların komün olmasına izin çıkmıyor henüz sistemden.

 

5. Gün 

Sabah uyanmakta oldukça zorlandım bugün. Hücreye gelmeden önce de uzun zamandır yaşamamıştım ama saatlerce dönüp durduğum düşünce çöplüğümde sonuç alamadığım bir geceydi. Suçluluk hissine karşı olan sorgulamalarım; doğru-yanlış kavramları ve özgürlük ile ilgili düşüncelerimin tamamı bu kez süzgeçte takılı kaldı. Aynı anda bu kadar suçlu ve suçsuz olmamıştım. 

Yeşili dahi görmek istemeden uyandım sabah. Gecenin yükü ve eylemsizliğine karşı adım atabilmem bile mucizeydi. Tapınağa giderken yolda her gün selamlaştığım kimseyi göremedim. Günümü daha da zorlaştıran, gecelik düşüncelerimin devamına sebep olan en önemli gelişmeydi. Üstelik her güne bir dost şeklinde plan yapan bizimkilerden de kimse gelmedi bugün. İnsan sesi duymadım gün boyu, robotların kendilerini belli etmek için kodlarından gelen inilti- gülümseme arası ses dışında kulağıma gelen tek ses madenlerin sesiydi. Yaşayan herhangi bir varlığı hissetmediğimde kendi yaşamıma dair gerçekliği hissedebilir miyim? Sorgulamalarımı sesli söylemeye dahi çekindim çünkü gün boyunca kendi yaşıyor oluşumun gerçekliğine karşı oldukça tedirgindim. 

Gün içerisinde siyasetçileri dahi aradı gözlerim. Sonuçta zıttı olmadan var olabilir miydi bir düşünce? Kendimi avutmak için cümleler kurdukça acziyetime karşı daha da nefret ve acıma hissetmeye başladım. Doğru gördüğüm ve çabaladığım herhangi bir fikrin yabancısı mı oldum yoksa benimle aynı düşündüğüne inandığım insanların benden uzaklaştığını hissetmek anlamsız mı kıldı yaptıklarımı ve düşüncelerimi? Hatta karşıt görüşte olduğunu bildiğim ve çatıştığım insanların yokluğu kendi düşüncelerimle yüzleşmeme mi neden oldu?

Gün içerisindeki tüm bu düşüncelerim ve sorgulamalarım ağzımdan tek bir kelime dahi çıkartmadı. Deneyip başarısız olacağımdan duyduğum çekince bugüne kadar başardığım, yürüdüğüm, isyan ettiğim, direndiğim yolların tamamını ne çabuk yok etti? Suçlu hissettiğim için tutulmuyordum bugüne kadar bu hücrede; sistem bana bunu söylemişti. Ama bugün burada da olmayı hak etmediğim kadar suçlu hissettim. 

Yeşili de ben yasakladım sabaha.

 

6. Gün 

Dünü hiç anlatmadığımı fark ettim tekrar günlüğüme bakınca. Aslında tüm hislerimi anlatmışım ama eylemlerimden bahsetmemişim. Suçluluk psikolojisinin sonucu olarak yaptıklarımdan değil de hislerimden söz etme takıntısı halen devam ediyor. 

Dün ilginç şekilde ne yağmur ne karaltı ne de güneş vardı. Hava durumu değil de özel efekt gördük sanki gökyüzünde. Ve hiç insan görmediğim ender günlerden biri oldu. Bunu en son ne zaman yaşamıştım hatırlamıyorum. Günümü heba etmesine izin verdiğim tüm düşüncelerimle de gece uyurken barışmışım. Onların beni beslediği yerleri bu kadar derinden hissetmiyorum çünkü, yer açmak lazım.

Bugün dostlarımdan birkaçını beraber görmek, ben çekiç vurup taşıdıkça onların da beni eğlendirip gözetlemesi çok keyifliydi. Bunu hemen hemen yüz elli metreden yapıyor olsalar da bir şekilde görmek iyi geliyor. Sabah mektup yansıtıldı duvara, gözlerimi açar açmaz. Dün gelememe sebeplerine dair. İnsanın düşünce ve hisleriyle kurduğu bağın bu denli güçlü ve acı verici oluşu korkunç. Önce bunu çözmemiz gerekliydi bulutların üzerine çıkmadan.

Tabii her şey yolunda gibi hissetsem de artık onları görmem mümkün olmayacakmış. Siyasi ve ideolojik suçluların bundan sonra açık alanda görünmesi engellenmiş. Aslında suçlulardan dolayı değil de onları desteklemeye gidenlerin umutları buna sebep olmuş. Malum seçim yaklaşıyor, tedbiri elden bırakmamak gerek. Akşam öğrendiğimde biraz zorlandım kabullenmekte ama bir yandan da iyi oldu; bana mesai ayırmayıp idealler için daha da bir arada olabilir arkadaşlarım. 

Dün kendimle olan yüzleşmemden sonra bugünü bu denli keyifle bitirecek olmak da oldukça ilginç. Suçluluk kavramının içi halen boş, burası net. Ama bu kavramı oluşturup içini bir şekilde doldurmadan komün hareket edebilecek olan tür biz değildik. Bu şekilde mi doldurulmalıydı, kavramlar ve sonuçları ile ilgili olan gücü ve elinde imkanı olanı korumalı mıydı; onu tartışırız. Ama dönemler, evrenler, seni dinleyenler bu denli değişmişken insan olanın evriminin yavaşlığı da ayrıca konuşmaya değer. 

Biraz daha devam edecek bu metinler ama pek de miat vermiyorum; artık sıradan olan ve tekrara düşen günlüğümle sıkmak istemiyorum kendimi. A-7’de de halen ses yok. Asıl cezayı yalnızlaştıma üzerine yapmaları zekice, bunu atlamamak gerek.

 

7. Gün 

Sanırım zihnimde yeşille olan bağımı da kaybediyorum. “7 gün oldu daha, bu ne hız!” diyebilirsiniz ama kendimi en eylemsiz hissettiğim günleri geçirir oldum. Bunca aksiyona ve bu kadar farklı evrene rağmen sistemin sömürme ve eylemsizleştirmeye açlığı bitmemiş. Kendimi sistemin hep dışına iten biri olarak sistemin birincil parçasında, hücresinde tutuluyor olmak bu bağ kaybına yol açtı. 

Bugünü hiç anlatmak istemiyorum sırf bu yüzden. Seçim yaklaşıyor mu diyeyim, dostlarımı görmüyor oluşumdan mı bahsedeyim yoksa sadece dostlarım için uğraşmadığım onlarca yılın sonunda herkesten nefret edecek bir noktaya geldiğimden mi? Bu kentin en kötü yanı düşünmeye itmeyecek kadar karanlık oluşu. Sözde vaatlere inanıp inanmamalar, felsefi düşünce çabaları, sokakta -ki ne kadar bildiğiniz sokak tartışmaya açık- yürürken karşılaşacağınız robotların mı yoksa insanların mı daha yaşıyor olduğu sorgulamaları içinde düşünmeye yer yok. 

Bir güzel tarafsa hücrede buna oldukça zaman var. Ve bunun güzel olduğuna kendimi inandırmak için yazıyorum. Çünkü bu kadar düşüncenin en son raddesinde düşünmeyen herkese karşı duyulacak nefret beni korkutuyor. Aydınlanmıyorum, elitist bir noktaya da gitmiyorum. Aksine daha karanlık; felsefi düşüncenin sonunun geldiğine dair inançlarımın arttığı, eylemsizliğin yaşamın sömürüsü olduğunu ve tüm bunların sonunda düşünmemeye iten sisteme karşı olunuşun doğallığıyla yüzleşiyorum. Doğru olan ya hiç doğmamaktı ya da dinozorlardan önce bize meteor düşmeliydi.

Günüm tüm bunlardan dolayı çok güzeldi, kısacası bu. Zorla çalıştığıma değil de zaten bunu yapmasam elimde ne var ki sorgulamasına ve en doğrusu bu “galiba fikirlerine” yaklaştım. 

Yeşille bağım kaybolmadı; nasıl bir renk olduğunu zihnimde canlandırdıkça devam edecek. 

 

8. Gün

Dün çok kısa kalmış kalemim. Sözlerimden de keyif alamadım. Ne kadar kötü bir anımı yazacak olsam da bunu iyi bir dille anlatmaya çalışırdım hep. Sebeplerini bugün hücreye döndüğümde fark ettim. Seçim propagandaları arasında geçen çalışmanın ardından kendime vakit ayırdığımı hissederken bir haftadır aslında tüm o gürültünün, emeğin, ne için olmadığını bilsem de uğraşmanın ve hatta karşı olduklarıma fayda sağladığını bildiğim eylemlerimmiş gerçek vaktim. 

Burası çok gerçek bir kent; kendine dönüp bakmaya vaktin yok. Olmamalı. Robotlara baksana, her şeyi yapıyorlar neredeyse senin yerine.Sadece kazan-harca-tekrarla. Bulutların da üzerindesin, gün doğumunu düzenli izliyor hatta yetişemeyecek kadar hızlı oluşuna sinirleniyorsun. Bırak düzen ve “gelecek” seni kendinden geçirsin. Gerçeklik bu değil mi? Rahat hissetmediğim günler geçirmiyorum mesela. Zihnen insanın ulaşmak istediği hedef düzen ve kendi doğrularından oluşan bir sistem inşası iken geçirdiği bunalım ve hırs ile karşı olduğu sistemde tutsak olması arasındaki en büyük fark eylemsizliğin rahatlığı. Uykuma engel olacak şeyin sadece zihnim olduğunu, eyleme geçemeyeceğimi bilmek rahatsız edici derecede rahatlatıcı. 

Karmaşık bir paragraf ama yoğun geçen zihin takvimimde kente bir tarafta duyduğum hayranlık ile birlikte gelişen nefret, netlikten çok rabarbaya dönüşüyor. Bir şeylerden emin olduğum son gün ne zamandı hatırlamıyorum; ki buraya girmeme yol açan sebeplerden bile emin değilim. Hangi fikrime karşı savaş açmadığımı bilmiyorum mesela. Bana her zaman muhalif bir gerçekliğim var içimde. Ve gidebileceğim en ücra köşede, ben göndermek isterken yanıbaşımda hücrede. 

Günün keyifli anıysa bekçilerle yaşadığım diyalogtu. Aslında konuşmadıklarını bilsem de düzenli olarak geçerken yanlarından laf atıp insani tepkiler bekliyorum. Dostlarımdan da uzak kaldığım şu dönemde insan görmek oldukça zorlaştı çünkü. Sesler de sadece seçim vaatleri olunca gerçek seslere ihtiyaç duyuyorum. Ve bugün sabah uyandığımda beni meydandaki madene götüren bekçinin ilk kez gözlerime baktığını fark ettim, ona günaydın dedikten sonra. Başını salladı sadece ama çoğu insandan daha samimi bir tepki gibi geldi. 

Delirdiğimi de düşündüren bir cümle oldu sonuncusu, farkındayım. Bunu da sorguluyorum ama biraz daha zamanı var anlatmanın. Dönerken aynı bekçi mi bilmesem de bu kez gülümsediğini gördüm. Onları yöneten birer insan olduğunun farkındayım ve bu durum daha da keyiflendirdi beni. İnsan iletişiminin bu denli rahat ve hızlı ama bir o kadar da yapay olduğu gerçeklikte kendime verdiğim bir ödül gibi geliyor bugün yaşadıklarım. 

Halen yeşil uzak görünüyor ama zihnimde taze. Günü hissiz bir tebessümle kapıyorum. 

 

9. Gün 

Basit bir gün başlangıcı. Bugünü tarif etmek yerine biraz siyasetçilerden konuşalım mı? Ben zaten hücredeyim, kaybeden siz olursunuz. Buyrun başlayalım.

– Hangi adaya oy vereceksin?

– Şimdi… Aslında gerçek bir aday yok ya. Hepsinin ne olduğu belli.

– E belliyse vardır bir adayın da.

– Var tabi var da.. Ne bileyim, o da tam karşılamıyor aslında zihnimdeki kurguyu. 

– Nedir o kurgu ve nerelerde eksik kalıyor?

– İnsanlıkta. Vaatleri çok doğrucu, yapılabilir ve kapsayıcı. Ama iyi bir insan değil. Kaybediyor beni gerçek yüzünü gördükçe. Sonra vaatlerini dinliyorum, propagandasını okuyorum.. Vay be diyorum. Bu da yapamazsa kim yapacak?

Aslında herhangi biri bu aday. Herhangi biri kadar gerçek ve herhangi biri kadar idealist. Ama kentin ihtiyaçlarını en iyi o biliyor. Çünkü tüm sorunları ona ulaştırmakla görevli başka normal insanlarla tanışıyor. Ve öne çıkan bir özellik ve elbette hırs bir anda onu “lider” konumuna çıkarıyor. Hırsın çalışmadığı tek yer devrim. Kişinin önemli olduğu ve aslında idealin güzelliği ve gerçekliğinden lidere ihtiyaç duyulmadığı. 

Peki gelelim kente. Burada devrime engel olan şey ne? Robotlar. Daha doğrusu yönetilebilen her şey. Çünkü başka kentlerde robotlar yoksa da yönetilebilenler var. Peki robotları devrimdekiler ele geçiremez mi? Geçirebilir elbette. Mümkünlerin kıyısındayız sonuçta. Peki ele geçirmek devrimi kanlı yapar mı? Yönetilebilenlerle aynı kefeye koyarsak.. Evet. Ama yönetilebilenleri ele geçirmek aslında kendi düşünceni onlara inandırmak değil midir, neden kanlı olsun ki? Kesinlikle, çok doğru. Fakat devrimi de devirmek için aynı denklemi uygulayamazlar mı?

İnsanın biraz sorgulama sonrası geldiği nokta, devrime olan inancı ve gücün eşit dağılımına karşı duyduğu hasret büyük bir bunalım sebebi.

Bu yüzden uyumadan yeşili hayal et. 

 

10. Gün 

Dün günümü anlatmamışım, yeniden. Ama aklıma geldiğinde o kadar ilgi çekiciydi ki dün anlattıklarım sadece ona odaklanabilmişim. Bugün tekrar okunabilirliği bile sorgulamaya açık. 

Dünden bu yana değişmeyen şey gidip geldiğim yerler. Hatta son 10 günde. Ama dönüş yolunda yaşanan kazadan dolayı bugün farklı bir rota belirlendi. Kendime en çok acıdığım saatleri geçirdim bu metne başlarken. 

Kente olan hayranlığımı şu ana kadar çok dile getirdim. Burada büyük potansiyel olduğuna inancımla, devrimin kazanımlarının insani noktalarda getireceği artılarla birlikte kentin ulaşacağı seviyeyi hep hayallerimde süsledim. Ama farkettim ki kenti o kadar da iyi tanımıyormuşum. Ne kadarını gezmişim ki? Kaç tane insanla gerçekten konuşabilmiş, dertlerine bir çözüm bulabilmiş ya da onların mutluluklarına şahit olmuşum? Hatta en basiti; kentin bugün gezdiğimiz noktalarının güzelliğinden neden mahrum kalmışım? 

Yeşili gördüğümü söylememe gerek de yok sanırım, onunla giriş yapacaktım günlerdin üzerine konuşmuşken. Ama o kadar aciz hissettim ki yeşili gördüğümde; mutlu olamayacak kadar dertli kaldım. İnsanın kendisine ve çekirdek çevresine sunduğu gelecek hayali, kent  düşü ve arzulanan doğruluk ile kültür-miras-toplum ve toplumun zihni arasındaki farkı görmek beni büyük boşluğa getirdi. 

Dün bahsettiğim siyasi adaylardan farksız hissettim. Kendime koyduğum hedef ile birleşen bir gelecek tasviri olduğunu bilmek, bende o kadar büyük bir güç sarhoşluğu oluşturmuş ki yalnızca odağın devrim olduğuna inandırmışım kendimi. Devrimin nereden geldiğine, eylem başlangıcına yaptığım okumalarla hakim olsam da gerçekliğe dökmekte sınıfta kalmışım. Devrimi gerçek kılan doğallığıdır. Kurallardan çok tükenmişliğin içinden çıkan ankalardır. Tekrarlayıp durdum bugün dönerken, şu an anlamlı mı anlamsız mı bilmesem de. 

Neden adaylardan biri gibiyim peki? Benim de vaatlerim farklı değil aslında. Ve hemen her dostumun çevresinde de bir konuda daha hakim ve bu yüzden de devrimi daha anlamlı kılan insanlar var. Peki ne kötü hissettirdi? Devrim olduğunda yanında gerçekten olabilecek miydim bugün gördüğüm insanların? Hatta önümüze böyle bir yerleşim yeri de var diye harita gelmese hiç gezmek, sormak, öğrenmek aklıma gelecek miydi? Yoksa devrim hayali gerçek olsun diye vazgeçtiğim şeylerle yüzleşip kopacak mıydım ne için yaptığımdan? 

Bugün zor bir gün oldu. Kentlerin varlığı değil de onlara yüklediğimiz anlamlar gerçekten iyi hissettiriyor. Ama coğrafyasının her noktasına, insanlarının her birine yüklememiz gereken anlamlar. 

Yeşile teşekkür; gerçekleri için. 

 

11. Gün

Peki bugün nasılsın? Ne kadar çabuk uzaklaşmışım bu sorudan. Kendime en son ne zaman gerçekten sorduğumu zaten unutmuştum ama bir insandan duymayalı da bu soruyu oldukça uzun zaman oldu. Ve dostlarımı görebildiğim bir günden sonra bunu söylüyor olmamın sebebi de onlardan duymanın ne kadar iyi geldiği. 

Sabah uyandığımda projeksiyona yansıyan takvimimden özel bir gün olduğu bilgisini aldım. Kurtuluş günü sonrasında bu kadar büyük bir gün olduğunu unutmuş olacağım ki hem şaşkınlık hem de tedirginlikle meydana ulaştım. Dini ritüellere alışkın, sorgulamaların sonucu olduğunu bildiğimden iyi hissettiren ama yönetmeyi kolaylaştıran noktalardan da uzaklaşmış biri olarak kentin en büyük dini ritüeline halen alışamadım. 

Bugün de güneşin ilk doğumundan batışına kadar sessizlik hakim olacaktı kente. Eylemin durmadığı ama sesin hemen hemen sıfıra indiği kenti düşünmek zor değil mi? Görmek daha da zordu. Ses çıkarma isteği çocukluğunu aşabilirseniz eğer fazla korkutucu geliyor. Selamlamak anlık bir eylem olarak işlediği için güneşin bu denli uzun selamlanıyor oluşu ona saygı mı korku mu duyulduğu noktasında tedirgin edici derecede sorgulatıcı. Ve ses çıkaran hiçbir işin yapılmıyor oluşu kenti huzurla değil de korkuyla kaplamış gibiydi. 

Ben de tüm bu sessizliğin içinde herkesin olduğu meydanda dostlarımın bana ulaşmak için doğru günü planlamış olmalarından duyduğum mutlulukla sessizdim. Robotlar da ses çıkaramayacak kadar yavaş harekete programlandıkları için kulağıma fısıldadıkları birkaç cümle ile uzun bir aradan sonra diyalog kurabildim. 

Onların inancı ve benim mektuplarıma verdikleri yanıtlar, burada yaptığım sorgulamları bir anti-devrim olarak değil de gelişim adına çaba olarak gördüklerini hissetmem çok iyi geliyor. Biliyorum ki tek başıma kalsam da onaya ihtiyaç duymadan sorgulamaya devam edeceğim. Ama insanın iletişim kurduktan sonra yalnızlaşması kadar yaşamdan kopartan çok az şey var. Tek başına doğmuş ve ölmüş olmak güzel bir deneyim. Çok insanla tanışmak çok insanla ölmek de. Ama tek başına doğup, tanışıp tek başına ölmek en aciz psikoloji olur sanırım. 

Ve yarın son günlüğümü yazmaya karar verdim. Mektuplar daha besleyici bir hale geldi. Orada yazdıklarımın tamamını buraya aktaramasam da mektuplarda günlüğümden fazlası dahi var. Geleceğe devrim bırakalım hem. Ve yolculuğu dostlarla yapmış olarak anılalım. 

Bugün yeşil, rüzgarla çıkardığı ses ile bizden daha cesur olduğunu kanıtladı. Esenlikler. 

 

12. Gün

Yeşil neden bu kadar güzel? Hangi içgüdüsel geçmişimizle yansıyor acaba? Yine de çok güzel, bilmek yerine hissetmeyi seçelim bugün. Ve kısaca suçumdan bahsedeyim artık hazır günlüğü kitliyorken. 

Bir suçludan öte zaman yolcusu olarak geldim ilk olarak buraya. Dünya olarak bilinen yerde, keyfim günlük olarak iyi gelecek içinse keyifsiz noktadayken keşfettim bu özelliğimi. Orada daha iyi olması için uğraştığım herhangi bir şeyin başka evrenlerde nasıl yanıt bulacağını görmek oldukça merak uyandırıcıydı. Burası ilk durağım değil; yüzlerce evrende deneyip kiminde çok iyi sonuç alıp dünyada bunu uygulamaya çalıştım kimindeyse yıllar sürse de dünyadan farksız gelişti tüm olaylar ve biraz daha bilgiyle döndüm. Fakat burası için hikaye biraz daha farklı: 

İnsanın kendisi var olmadan önce kurulan sistemlere doğduğu yerlerdi gittiğim tüm evrenler. İlk kez oluşmamışlardı, evrim sonrası ara formlar değildi. Fakat burada sözde daha bilinçli insanlar bir şeyler kurmuş, geliştirmiş ve yönetiyordu. Umutla geldiğim yerde hikayemin şu an hücrede günlük tutan bana uzanmış olması oldukça ironik. Ama daha önce de dediğim gibi değişmediğini gösteriyor varlığın. 

Burada izlendiğini, özel yaşantının saygıyla karşılansa da sürekli izlenen ve her anının yönetildiğinin bilincinde olan çok az insan vardı. Halen de aynı zaten sayımız. Onlarla her konuşmamızda kaçtığımız kuytular, düşüncelerimizi ve çabamızı anlatmak için kurguladığımız tüm araçlar gün geçtikçe daha da anlamsızlaştı. Buraya getirilen sistemlerin çok önceden de var olduğu; kimlik kazanmamış, farklı noktalardan kopya bir kent imajını anlatmamız ne yazı ki mümkün olmadı. İnsanlar robotlaşan dünyaların daha kolay olduğuna, gelişimin ve maddeselliğin cazibesine çoktan kapılmıştı. 

Robotlarsa bizim çıkış kanalımız olabilirdi. Onlarla konuşmaya her çalıştığımızda daha da sert sorunlarla karşılaştık. Son olarak da seçime girecek adayların bilgilerini, yani yanıltıcı olmayan bilgilerini robotlarla ulaştırmak için doğru kodu kurmuşken yine robotlar tarafından yakalandık. İronik, maalesef. 

Aslında insan olarak bilinçli olan hepimiz için güzel kenti kurgularken insan olduğumuzu unuttukça maddeselleşiyoruz. Kişinin simülasyonda olduğunu dahi düşünse hamle yapacağı gerçeklikleri bile silip manen ve duygusal olarak din ve felsefe konuşmaktan öteye gidemeyen ara formlar olarak kalmışız. Ama yine de buradaki robotlarla konuşmaya çalışmaya devam; belki onlardan gerçek bir insan oluşturabiliriz. 

Yeşili sevmeyi seçelim bugün-ler boyunca. Değil mi A-7?



Paylaşmak Güzeldir:

Mehmet Antep
Mehmet Antep
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi okusa da; hayatında sanatın siyasete yenik düşmemesi için fotoğraf, şiir, sinema ve tiyatro ile ilgileniyor. Spor yayıncılığına bir şekilde başladığı dönemde, hayatını bu şekilde idame edeceğini planlamıyordu. Fotoğraf-edebiyat ilişkisinin gücüne inanmakta ve bunun için sanatsal içerikler sunma çabasında. Yaşamın kısa hayallerin uzun soluklu olmasından dolayı fazla köşeli, yıldız olmak için çokça topraktan.