2025 Wrapped ama Alper Versiyon
Ocak 3, 2026
2025 Günlüğüm: Enler, Anılar ve Başarısızlıklar
Ocak 3, 2026

Seninle Bir Oyun Oynayalım Mı?

Her günün ayrı bir telaşı, ayrı bir yoğunluğu var. Sabah erkenden kalkıyorum, yüzümü yıkamaya gidiyorum, makyajımı yaparken aynada kendime bakıyorum ve her gün kendime sormadan edemiyorum. “Aynaya yansıyan o görüntü ben miyim? Bensem o kişi, ben kimim? Toplumun yarattığı çerçevelere ruhu sığdırılan ve yine aynı toplum tarafından kabul görmek için kendini tanımaya fırsat bile vermemiş kişiliklerden birisi miyim?”

 

Sanki her gün, zaman ve mekan bağlamı içinde özgün bir evren. Şu an içinde bulunduğum anı düşünüyorum mesela. Günlerden 25 Aralık, ay sonu geliyor. Oturduğum toplam beş metrekare iç alanı olan kafe biraz daha müşteri sığdırabilmek için sokağın ortasına üç beş sandalye atmış. Oturuyorum, birazdan üniversitede tanıştığımız, haftada bir iki kere görüştüğümüz avukat bir dostum gelecek. Cihangir’den geçen her insan birazdan arkadaşıma anlatacağım iş dramımı duyabilecek kadar yakınımızdan yürüyorlar. Sokağın ortasında oturuyoruz çünkü. Çok sinir oldum, iğne atsan yere düşmez bir kalabalık var. Metro da tıklım tıklımdır şimdi, oof of. Bir çay içip kalkacağım, canım hiç insan görmek istemiyor bu aralar. Dostumla muhtemelen hayat pahalılığından ve alım gücünün neden bu kadar düştüğünden, ülkenin ne zaman daha iyiye gideceğinden, eskiden bir banknota neleri alabildiğimizden bahsedeceğiz. Bunları konuşurken biraz sigara tüttüreceğiz. Sonrasında o birkaç müvekkilinden ve son davasında neler olduğundan bahsettiğinde ayrılacağız. Bir bira içer kalkar mıyız, hemen dağılalım mı sorusu sorulacak. Bu sefer eve erken gitmek istediğimden birayı reddedeceğim. Buradaki rolüm, bıkkın beyaz yakalı.

 

Bu hafta pazar günü lise mezunlar buluşması vardı. Utanarak söylüyorum ki, o prestijli azınlık okullarından birinden mezun oldum ancak ortalama bir beyaz yakalıdan öteye geçemedim. Aynı sınıfta okuduğum akranlarım Dartmouth, UCLA gibi okullardan kabul alırken ben ailemin ısrarıyla eczacılık okudum. Nasıl oldu, anlatayım. “Sağlık alanında hep iş imkanı vardır, boşta kalmazsın. Babanla sana bir eczane açarız, rahat bir iş zaten. İyi de kazanıyorlar. O süslü okullara vereceğin parayla iş yerini açmış olursun” dediler, mantıklı geldi, kabul ettim. Böylece kendi vermiş olacağım kararın pişmanlığını yaşamaktansa ileride beni bu seçime iten aileme kızgınlığımı yöneltebileceğim bir fırsat koydum cebime. Bu meslekte başarısız olsam sorumlusu ben olmayacaktım. Okulu bir yıl uzatarak da olsa bitirdim. Ailemin istediğini yapıp eczacılık okumakla gelen birikmiş kredimin bir kısmını sınıfta kaldığım bir yılda harcadım. Eczacılıkta kendi yerinizi açmadan kıdemli birinin yanında bir süre çalışmanız gerekiyor, ben de öyle yaptım. Kıdemlinin yanında her gün gelen hastaların ilaçlarını okutup bitenleri depodan alıp raflara yerleştiriyordum. Zamanla işimi çok sıkıcı bulmaya başladım ve ailemde kalan bütün kredimi kullanarak bir haylazlık daha yaptım: Eczacılığı bıraktım. İş yeri açacağım parayla bir ev aldım, kalan kısmını da kredi ile kapatarak ömrümün 15 yılını kapsayan bir sözleşme imzaladım. Şimdi kara kara o başarılı lise arkadaşlarımın yanında egomu nasıl koruyacağımı düşünüyorum. Kendi kendime şunları söylüyorum; daha 30 yaşına gelmeden evimi aldım, düzenli gittiğim iyi maaş veren bir işim var… Ailem ve sevdiklerim bana saygı duyuyorlar, iyi bir konumdayım, acınacak halde değilim. 

 

Etiler’de süslü bir mekana oturduk. Herkes birer birer gelmeye başladı. Kimi nişanlılarıyla, kimi eşleriyle hatta kimi bebekleriyle gelmişti. İşte buna hazırlıklı değilim. Şu an hayatımda biri yoktu ama buradaki kimse bunu bilmiyordu. Bu sebeple yılda bir kere gördüğüm bu insanlara “Yakında terfi alacağım.”, “Evet şu anda görüştüğüm biri var, ismi Mert (… ) Aynen, o da çalışıyor. Çok tatlı biridir, iş bu aralar yoğun olduğundan bugün gelemedi (… ) Evet, bir sonraki buluşmamıza mutlaka getiririm.” gibi pembe yalanlar söylerken çok endişelenmedim. Nedense aklıma da avukat dostumdan başka bir erkek ismi gelmemişti. Başarılı, hayatını düzene koymuş, kendi ayakları üstünde duran kadın rolünü gururla oynadım. Sonrasında talihsiz bir denk geliş oldu. Bu lise arkadaşlarımdan birinin babası şans eseri Mert’in çalıştığı ofisin sahibi çıktı. Beni birkaç kere büroya girip çıkarken görmüş. “Erkek arkadaşın o mu?” diye sordu. Şaşkınlıkla bunu örtecek bir yalan uyduramadım ve ağzımdan sadece “E-evet.” çıktı. Pek tehlikeli görünmeyen bu pembe yalanlar ayağıma dolanmaya başladı, kaygılandım, yanaklarım kızarmaya başladı ve bir anda kendimi bu nereden çıktığı belli olmayan ortak arkadaşı birkaç hafta sonraki ev partimize davet etmiş buldum. 

 

Söylediğim yalanlardan çok utanıyordum, nedense herkes bana şüpheyle bakıyormuş gibi geliyordu. İşten, ofisten uzaklaşıp memlekete gitmek iyi olacaktı. O hafta bir iki gün de izin alarak hafta sonunu bayrama bağladım. Orada başka bir insandım, günlük yaşam kaygılarım yoktu. Ne zaman aile evine dönsem kısa da olsa  o minik kız çocuğu rolünde bir süre daha kalabilirdim. Geldiğim ilk günler çok sakindi, annemin yaptığı yemekleri yedim. Anneannemleri ziyarete gittim, evin önündeki parkta oturdum, oyun oynayan çocukları seyrettim. Birkaç çocukluk arkadaşıyla buluştuk. Artık daha huzurlu hissediyordum. Zaman genişlemişti sanki. 

 

Bayram sabahı oldu. Annemler, teyzemler, dayımlar ve bütün kuzenler kahvaltıya bize geldiler. Herkes çok güzel giyinmiş, evde küçük kuzenlerim koşuşturuyordu. Annemler “Hadi, kahvaltı hazır.” dediklerinde de çayları götürüp masaya oturdum. Herkes çok mutlu, o an en büyük derdimiz reçellerin neden bu kadar uzakta olduğuydu. Büyük dayım işimin nasıl gittiğini sordu, “İyi vallahi dayı. Güzel gidiyor, yeni yılla beraber güzel bir zam aldım.” dedim. İşimin beni ne kadar huysuz biri yaptığını es geçtim. Kimseyi dertlerimle boğmaya gerek yoktu. Kahvaltımı ettikten sonra canım yine bir sigara tüttürmek istedi ama yapamadım. Annemler daha sigara içtiğimi bilmiyorlardı, ayrıca üstüm başım pis kokar diye korkardım. Normalde bu koku beni rahatsız etmez, alışkınım ama böyle zamanlarda bir tuhafıma gidiyordu işte. 

 

Annem bayramdan sonra birkaç haftalığına İstanbul’a gelmek istedi. Hem bana kış için hazırladığı salça ve zeytinlerden getirecek hem de benimle biraz vakit geçirecekti. Oysaki bu hafta çok güzel planlarım vardı. Mert ve birkaç arkadaş daha bize geleceklerdi, bir şeyler içip biraz eğlenmeyi planlamıştım kafamda. Of, bir de şu babası Mert’in bürosunun sahibi olan arkadaşım. Annemin burada olması hiç iyi olmadı, neredeyse bir haftadır sigara içmiyorum. Çamaşırlarımı da annem yıkadığından dışarıda içsem belki üstüme kokusu siner diye endişeleniyorum. Geçen odamı düzenlerken evde birkaç çakmak bulmuş, “Kızım, sen sigaraya mı başladın?” diye sordu. Yok anneciğim, mutfaktaki ocağı yakmak için kullanıyorum bir de ara sıra tütsü yakıyorum oda güzel kokuyor dedim. Çok ikna olmadı ama üstelemedi de. Zaten bir hafta sonra gidecekti. O zaman ailemin tanıdığı iyi evlat olmaya ara verebilirdim biraz. Ama umarım hafta sonu gelmeden gider de arkadaşlarımla sözleştiğimiz ev partisinde burada olmaz. Öyle açık açık “Anne, ne zaman gideceksin?” de diyemiyordum. İçimi kurtlar kemiriyor. Partiyi ertelesem nasıl olur ki… Ama şimdi herkes kendini bana göre ayarlamıştır, ayrıca aniden iptal etsem veya ertelesem bu ortak arkadaş daha çok şüphelenir benden. En iyisi annemi bir şekilde memlekete göndermek. Evet, evet en mantıklısı bu. Mert’e bir şekilde durumu açıklamak ve gülünç duruma düşeceğimi bilsem de bunun bir süre sonra unutulacağını kendime hatırlatmak. 

 

Böyle zamanlarda şans hiç benim yanımda olmuyor. Annem o gün merdivenlerden inerken ayağı kaydı ve ayak bileğini kırdı. Apar topar hastaneye gittik. Bir MR bakıldı, ciddi bir durum yokmuş. Doktor iyileşene kadar dinlenmesini, kendini yormamasını ve uzun yolculuklara çıkmamasının yeterli olacağını söyledi. Hay aksi, hiç iyi olmadı bu. Annem en az iki hafta daha burada. Annemin durumunu öğrenen babam da endişelendi, kalktı yanımıza geldi. Evin geleni gideni eksik olmuyor. Babam üç dört gün kaldı, gitti. İşinden uzun dönem izin alamamış. Ben de “Tamam baba, sen endişelenme. Annemle ben ilgilenirim.” dedim. Çook şükür babamdan böylece kurtulmuş oldum. Sonra anneme “Anne. bugün birkaç arkadaşım gelecek, evde bir şeyler içeceğiz. Liseden Uğur’u hatırlıyorsun değil mi? Evet, babasının avukatlık bürosu vardı. (…) Biliyorum anne, yakışıklı çocuk. Allah sevdiğine bağışlasın. (…) Evet biliyorum anne, ailesi de gayet saygıdeğer insanlar. (…) Aman anne bize ne bunlardan? Diğeri de üniversiteden Mert. Evet, avukat olan. Onlar gelecekler, biraz içip bir film izleriz belki. Senin için sorun olur mu?” Annem başta akol kullandığıma biraz şaşırdı ama bunu içten içe tahmin ediyor olmalı ki çok da üstelemeden “Yok, yok sorun olmaz. Ben de sıkılıyordum evde tüm gün böyle yatmaktan.” dedi. 

 

Mert’e biraz erken gelmesini söyledim. Yaptığım rezillikten bahsetmeli ve onu zor bir duruma soktuğumu bilsem de böyle bir iyilik istemek zorundaydım. Heh, o da geldi işte. Onu evin altındaki kafeye götürdüm, bir kahve içer öyle geçeriz dedim. Utana sıkıla durumu anlattım. “İyi de Maya, sen yalanlar söyleyerek yanında durduğun insanlara neden kendini mecbur bırakıyorsun ki. Sen iyi bir insansın, eğer bu onlara yetmiyorsa belki de o ortamda olmaman gerekiyordur.” 

 

Haklıydı. Kahretsin ki çok haklıydı. Gerçi lise arkadaşlarıma karşı dürüst olmayan bendim. Her şeyi olduğu gibi anlatsaydım, belki de beni küçümsemezlerdi, bilemiyorum. Egom beni bunu keşfetmekten alıkoymuştu. “Haklısın, ama ağzımdan çıkıverdi işte. Biliyorsun hepsi çok başarılı ve toplumda yer edinmiş kişiler. Bir de herkes birileriyle gelince, hem de kimileri çoluk çocukla telaşlandım. Ne söyleyeceğimi bilemedim. Bugünlük beni idare etsen olmaz mı?”. O da rahatsızdı bu durumdan, yüzünden okunuyordu ama kabul etti. 

 

Eve çıktık. Mert’i annemle tanıştırdım, sadece bir arkadaş olarak tabii. Annemin kalbi bugün yeni bir şey daha öğrenmeyi kaldırmayabilir. Ayrıca çıktığımızı sanarsa çok fazla soru sorar ve tutarlı yalanlar söylemek çok zor olur. Heh, nihayet kapı çaldı. Uğur elinde bir şişe şarap ile çıkageldi. Misafir odasına geçip anneme kısa bir geçmiş olsun dedi. Şimdilik bir problem çıkmayacak gibi. Mutfağa geçip herkese birer kadeh doldurdum. O sırada annem misafir odasından “Bana da bir şeyler koyar mısın, sıkılıyorum burada.Yanınıza geleyim” demesin mi? Şimdi çocukların önünde anneme bir şey söylemek kaba olur, hasta kadın sonuçta. Bir şey demedim, Mert ve Uğur annemi salona taşıdılar. Annem Uğur’un ne kadar yakışıklı olduğundan, çocukken bile ne kadar zeki olduğundan bahsedip durdu. “Öhöm öhöm, anne sırası mı şimdi bunların?” dedim. Beni sıkıntı basmaya başladı. Yanaklarım kızarıyor, nabzım yükseliyor, gergince kimin ne diyeceğine kulak kesiliyordum.  Mert’in bu kadar yakınında oturmak da garipti. Annemin sürekli Uğur’u övmesi Mert de dahil, herkesi rahatsız etmişti. Durum iyiden iyiye saçmalaşıyordu. Uğur’u balkona çağırdım ve her şeyi açıkladım. Mert sözlerinde haklıydı. Hayatımda yılda bir günlük yeri olan insanlar için kendimi hırpalamamam gerekirdi. 

 

Ben bunları anlatırken bir dal sigara uzattı Uğur, aldım. Annemin görmesi umurunda değildi artık. Son günlerde yaşadığım kaygı annemin sigara içtiğimi öğrenmesi ile yaşayacağı hayal kırıklığından daha ağırdı. Annemin bu hayal kırıklığı ile kendi mücadele etmesi gerekirdi, ben onu kendi hayatımın gerçekliklerinden koruyamazdım. Uslu evlat, huysuz beyaz yakalı, havalı lise arkadaşı olmak aynı anda olmuyor. Haylazlık kredim bitti, ailemin yarattığı iyi evlat çerçevesine sığamamaya başladım. Liseli arkadaşlarımdan kabul görmek albenisini yitirdi. 

 

Varsın annem beni böyle görürken biraz üzülsün, varsın küçük kuzenlere örnek gösterilen ben olmayayım… Dostlarım beni böyle tanıyarak kabul ediyorlar. Acınası değilim, hiç olmadım. 





Paylaşmak Güzeldir:

Arife Vildan Bakar
Arife Vildan Bakar
Gaziantep Üniversitesinde tıp öğrencisi. Darüşşafaka'da Carpe Diem Dergisi ile başlayan yolculuğu onu Zümrüdüanka Dergisi GYY'ne getirdi. Aktif olarak "Nen nasıl bir insan olmak istiyorum?" sorusuna cevap arıyor. Bu sebeple dans ediyor, yazıyor, keman çalıyor ve daha birçok şey deniyor. Tüm bunları yaparken hayat enerjisini kaybetmemeye ve çevresindekilere iyi gelmeye çalışıyor. Aşamadıklarını işleyerek üretmeyi seviyor.