Zamanın Krem Peynirliği
Kasım 3, 2022
Hamza Celâleddin ile Nietzsche Üzerine Sohbet
Kasım 3, 2022

Kitap

 

Yeni boyanmış kahverengi bir ayakkabı. 

Bej renkli kadife bol bir pantolon. 

Lacivert bir kazak. 

Gri kasket.

Ayakkabısı eskiydi, öyle bir boyatmakla şöyle bir yüzüne boya çalmakla kandıramazdı insanları. Eskiyse ayakkabın, benim ayakkabım eski diyeceksin. Söylesene ulan, benim ayakkabım eski desene!

Hem bacakların da incecik. Çuvala benziyor ayağında o pantolon. Madem yaşlandın ve inceldin; ben yaşlıyım diyeceksin, gençlik günlerinden kalma pantolon giymeyeceksin. Söylesene ulan, ben yaşlandım desene!

Elleri titriyor tutarken çantayı. Kitapçıdan almış belli. Titrerken elleri ne yapacak kitabı? Aaa! Bu kadar da olmaz ki ayol, herif başımıza lise talebesi kesildi. Öleceksin bey amca, öleceksin, böyle kıranta olmanın alemi ne? Ayrıca sinsisin. Yalancısın. Kendine ve insanlara yalan söylüyorsun. Olmadığın birine benzemekle kalmıyorsun, cüretini aşarak insanlara sanki oymuşsun sanısı veriyorsun. Bir ayağı çukurda bir herifin nesineymiş kadife pantolon ve kazak. Giysene kumaş pantolonunu içliğinle beraber. Kasketini takıyorsun da bilmiyor musun daha bozulmadan ayakkabının boyasını, göreceksin toprağın anlamsızlaştıran kucağını? Öyleyse neye senin bu sevincin? Neyi kucaklıyorsun neşe içinde ölüme bu kadar yakınken bile? Riyakarlık canım bu kadarı da. 

Dişleri dudaklarına kenetlenmiş bir şekilde dik dik bakarken adama, adam hissetmişçesine ona döndü. 

—  Pardon asansör nerede acaba?

Kaşları çatıldı kadının. Nasıl anlamış olabilirdi onun Türk olduğunu. Anlamış mıydı acaba sinirli bakışlarının adama yöneldiğini. Bunu gördüğü için mi soru soruyordu. Sahi soru neydi? Yoksa bu sahtekâr adam onunla alay mı ediyordu?

Konuşmak için döndü adama ama sesi çıkmadı. Bir hamle daha yaptı ama nafile. Remil dökeceğini bile hatırladı kolyesini bulmak için ama nasıl konuşacağını unuttu. 

— Bazen bir kadife pantolon, yalnızca kadife bir pantolondur kızım bir manaya yormamak gerek. 

Adam elleri titreye titreye yürüdü. Astım hastası olmalıydı göğsünün inip kalkmasına bakarsak. Kadın şaşkınlığıyla olduğu yere yığıldı. Ne olmuştu sahi? Adam nasıl anlamıştı kıyafetlerinden çıkarımlar yaptığını? Annesinin bürümcük şallı arkadaşının dediği doğru muydu? Karşısında beliren kişi Hızır mıydı yoksa? Ona hayatın anlamını mı fısıldamıştı, pantolon pantolondur derken. 

Aklındaki fikirleri yenemeyince fısıldamaya başladı: 

 — Yok daha neler! Uzay çağında böylelerine mi inanacağım? E, kaybolan eşyalar için remil dökmek nesiydi? Eh, o kadarı da olsun herkesin mahcup zevkleri vardır. İngilizlerin guilty pleasure dediklerinden işte. 

Telaffuzu takıldı aklına bu sefer. Adamı büsbütün unuttu. Alman gibi söylemişti pleasure kelimesini. Oldu olası ısınamamıştı onlara da. Üstelik İngilizcesini de bozmuştu soğuk nevaleler. Ama ne gelirdi elden mecburdu yaşamaya bu topraklarda. Hesabı ödemeden kalktı masadan. Türkisch kahve müessesesi o gün 10 avro zarar etti.  

Arabaya binip tanımadığı mahallelere girip çıktı. Almanya’yı düşündü ve arkadaşlarını. Arkadaşlarını severdi. Daha doğrusu acırdı çoğuna. Kendisi onların hepsinden farklıydı. Güçlüydü bir kere. Hislerinin kurbanı olup kuyruğuna basılmış enik gibi bağıracaklardan değildi. Hep arkadaşlarının yanında olur onlara yol gösterirdi. Herkesin ona daha çok ihtiyacı vardı, onun başkalarına olan ihtiyacından. Kendisi mi? Eh, fena olmazdı onu anlayan, ona yol gösteren birisi olsaydı. 

Gerçi anlar mıydı o kişiyi bulsaydı? Yoksa Oxford’u kazanamamış diye siler miydi beyninden? Sahi çok mu takılıyordu etiketlere? Hayır, herkes dengiyle bir arada olmalıydı. ‘Oksfıd’ diye telaffuz etti İngilizlere öykünerek. Hoşuna gitti bu. İçinden yavaş yavaş tekrarladı. İmre’yi düşündü. Lisedeki Macar çocuğu. O da diğerleri gibi bir zavallıydı, hislerinden kurtulması gereken. 

“Onu bulduğumda” dedi, “onu bulduğumda bokun içindeydi. Bütün kemikleri kırılmış bir zavallıydı, nefes almaktan acizdi. Ben yanında durdum onun. Her ihtiyacını karşıladım, hayatı öğrettim. Sadece Platon ve Aristo üzerine bile saatlerce açıklamalar yaptım. Hoş, beyimizin ilgisini çekmedi.” 

Dişleriyle sıktığı dudağından ince bir kan sızıntısı damladı üzerine ama umursamadı. 

Sinirden kıpkırmızı kesilirdi bazen, anlattığı şey İmre’nin ilgisini çekmeyince. “Aptal” derdi, “bununla ilgilenmemeye nasıl cüret edebilirsin? Ben bütün kudretimle bilgilerimi sana vermeye hazırken ne cüretle emeğimi onaylamazsın? Ayrıca nasıl yadsırsın, ilgini çeken başka bir şey mi vardır benden gizli? Elinde mi tutarsın yoksa en yüce mücevheri? Seni ayağa kaldıracak sihrin asası mı kör etti gözlerini ki aldırmazsın sözlerime?”

Hâlâ sinirle anardı onu ve başarılarını. Amerika’ya gidişini hazmedemezdi. Kurduğu türlü fantazyalarda onun başarılarını kendisinin sağladığını hayallerdi. Sanki İmre kazanmamış da pek sevgili kahramanımız hile yapmış, gerekli yerleri aramış ve İmre’yi oraya aldırmış olurdu. Yoksa o kimdi Amerikalardan kabul alacak? Hem kendisi istemezdi ki. Ne o öyle koştur koştur. Hem mutluydu Almanya’da. Sahi mutlu muydu? Hayır, değildi…

Ansızın ağlamaya başladı, hıçkırmaya başladığında arabayı sürmeye devam edemeyeceğini anladı. Sağa çekti, şehirden çıkmıştı artık. Ausfahrt yazısını seçiyordu uzaklardan. Demek ki otoyol başlamıştı çoktan. Yolun kenarında otların arasında bir harabe gördü. Gitmeli miydi? Bilemedi. Bir adım ileri attı, duraksadı, sonra insanlar neleri başarıyor ve ben nelerle becelleşiyorum diye düşündü. Hayır cebelleşmekti doğrusu. Cedelleşmek miydi yoksa? Ellerini iki yana açıp çırpındı, yüzünü ekşitti. İçi içinden çıkamadığı anlarda yaptığını yaptı, fevri davrandı ve otoyol bariyerinin arkasında geçti. 

Çevresinde bir zamanlar bir çit olduğu anlaşılan binadan geriye pek bir şey kalmamıştı. Çatısı tamamen yıkılmıştı, taşıyıcı kolonlardan bazısı hâlâ ayaktaydı bazısı yıkılmıştı. Gerçi dış duvarlardan bile göçenler vardı. Elleriyle bir bebeği okşar gibi yavaş yavaş yokladı sağlam duvarları, incitmekten korkarak. 

Bir ürküntü tebelleş olmuştu içine, bir tevahhuş. Bir görevlinin veya polisin ortaya çıkıp kendini kovmasından. Polizei dedi kendi kendine. Dava açılır mıydı hakkında kuralları ihlal etmekten? Hapse düşüp akademik kariyerini bitirir miydi kimseden izinsiz girdiği bu bina? Raşi yazısını unutmamış boliçenin biri falına bakmıştı. Urim ve Thummim’im dengede değilmiş, felaketime çok kalmamış. “Aptal kadın” dedi hırsla “o boktan taşlarla örekeni görürsün anca sen.” 

Derken ayağı takıldı ve çığlık atarak yere kapaklandı. Dizi acıyordu, çorabından kan sızıyordu. Çaresiz hissetti. Yanında İmre’nin olmasını ne kadar isterdi. Hırsla andı onu, kendisini burada bu halde bıraktığı için. Ağlayan bir çocuk kadar suçlayıcı, kırgın bir ebeveyn kadar inatçı ve uzlaşmaz. Biraz çırpındıktan sonra ayağa kalktı. Kendini onu dışarıdan izleyenlere acındırmak isteyen bir hâle bürünmüştü. Canının daha çok yandığını göstermek için topallıyor, sürekli burnunu kanıyor mu diye kontrol ediyor, derin derin nefes alıyordu. Sanki birisi gelsin ve onu kurtarsın diye uğraşıyordu. Görünmek istiyordu, sevilmek istiyordu…

Neye takıldığını anlamak için yere çömeldi. Bir demir parçasıydı bu. İkinci dünya savaşından kalma bir şarapnel. İntikam almak istedi demir parçasından. Tırnaklarıyla etrafındaki toprağı kazıya kazıya demiri çıkardı. Çıkarırken tırnaklarından biri kırılınca gülmeyi bildi ama. Bu tırnakların kırılacağı yer burası mı olmalıydı diye muzip bir espri bile yaptı. 

Demirle birlikte bir kitap da çıktı yüzeye. Ekru ya da kula denebilecek bir ciltle kaplanmış olan kitabın, birkaç yüz yaşında olduğu belliydi. Demirden ayırdı kitabı. 

  • Aman Allah’ım. Bu değil mi onlarca yıldır aradığım hakikati bana verecek kitap? Biliyordum böyle bir fırsatın önüme çıkacağını. 

Duyanların kalplerine pek de ferahlık vermeyen bir kahkaha attı. Bir sinirce hastasını andırıyordu daha çok. Kitabı göğsüne bastırarak arabaya koştu. Bariyerden atlarken takıldı ve bu sefer de çenesini çarptı arabaya, ama önemli değildi. Bulmuştu, keşfetmişti. 

Kâh gülerek kâh direksiyonu sıka sıka kendini kutlayarak evin yolunu tuttu. Gerçi sayrılarevine uğrasa bir yol pansuman yaptırsa fena olmazdı. Aman efendi sen de, pansumanın sırası mıydı, keşfedilmişti kayıp hakikat. Varsın kapsın nice yaralar enfeksiyon, kurtlansınlar gerekirse. 

Eve girdi, bir an için bu kutlu haberi herkese yaymak istedi ama ailesinin bulantı veren cehaletinden utandı. Tiksinerek açıldı burnu ve yukarı kalktı, istihfafla süzdü herkesi. Odasına koştu ve kapıyı kilitledi. 

Kitabı açtı. Yazıları anlamlandıramadı ilkin. Yoksa bu hiç bilinmeyen bir dille mi yazılmıştı? Vitruvius’un kitabını mı geçirmişti eline ya da belki bir Rosetta taşı? Bir illüstrasyonla karşılaşınca insanların da tepetaklak durduğunu fark etti. Başka bir mümkün dünyada evrimleşmiş canlıların kafaları yere mi yakındı yoksa? Acı veren bir fark edişle kitabı ters tutuğunu anladı. 

Kitabın orta çağ Almancasıyla yazıldığını fark etti. Midesi bulanmaya başladı gözünün önü karardı ve oraya bayıldı. Çünkü artık kitap başka dünyalardan gelmemişti. 

Rüyasında kitabı gördü. Onu almak isteyenler vardı. Aptal babası, İmre, kafedeki yaşlı adam. Hepsi bu kitabı ondan çalmaya çalışıyordu. Rüya boyunca kitabı kaçırdı, kitabı okşayarak onu düşmanlarına vermeyeceğini tekrarladı. Ama en son bir çıkmaz sokakla karşılaştı. Karşısına çıkan duvara çarptı, yere düştü. Arkasından bir el uzandı. Yüzü sürekli değişen bir garip yaratıktı bu. Dehşet ve çaresizlik hissetti. Yeniden, bu sefer yanında kimseyi istemeyerek ama donmuş kalarak. Kaçınılmaz yenilgiyi bekleyenlere has korku içerisinde.

Çığlıkla kalktı yataktan. Koşarak kitabı aldı eline. Göğsüne bastırdı ve onu okşadı. Kitap yalnızca onundu ve hiç kimse elinden alamayacaktı. Konaklar, saraylar, alaylar teklif edeceklerdi ona. Çeşitli rütbelerle taltif ederek kandırmak isteyeceklerdi ama kanar mıydı o? 

Kitabın içindekileri anlamak için yavaşça açtı. Zarar görmemiş kısımlarını bulabilmek için ileri sayfalara çevirdi. Bir illüstrasyon daha gördü. Çıplak bir kadın ve adam resmedilmişti. Acaba bilmediğimiz bir tıbbi bilgi mi veriliyordu bu sayfada? Maruz kalmaya cesaret edemedi bu gizeme. Önce kitabı kapattı, derin derin nefes alıp kendini sakinleştirdi. “Bu insanlığın bana verdiği bir görev.” diye fısıldadı kendi kendine. 

Anladığı kadarıyla okumaya başladı kitabı. Bir hikâyeydi bu. Şu 18. yüzyılda yazılan erotik romanlardan biri. İsmini internete yazdı. Onlarca kopyası satışta olan bir kitaptı bu. Yaşasa birkaç yüz yaşında olacak evde kalmışlardan biri cinsel arzu buhranı yaşarken edinmişti bu kitabı ve evde onca sene boyunca öylece kalmıştı. Bir sırdan bahsettiği falan yoktu. 

Bağırmaya başladı. Yenilmiş, hatta kandırılmıştı. Hayır, kandırılmamıştı kendisi kanmayı seçmişti ama bunu anlaması için birkaç senesi daha vardı. Bir miktar da yaşaması gereken acı. Ancak bulunduğu noktada yapabileceği tek şeyi yaptı: 

Kitabı küfürler ederek camdan dışarı fırlatmak. Kitabı bulmak için aralarını toprakla doldurduğu tırnakları bu sefer kendi yüzüne geçiyordu. Yüzünden kan sızdıkça daha büyük bir coşkuyla batırıyordu tırnaklarını.  

Bir titreme kriziyle kendinden geçti. Sonrasını hatırlamıyor. Sakinleştiğinde ise gece olmuştu. Yatağa yattı. Dişlerini sıkarak ve cenin pozisyonuna gelerek uyumaya çalıştı. Titriyordu sinirden. 

Son sözleri şunlar oldu:

Dostum bildiğim uyku meğer ne vefasızmış. Bu gece de kabul etmedi beni koynuna. 

Hayır Su Hanım, gidememiş olsanız da Michigan’a ve keşfedememiş olsanız da o yüce hakikati yine de saygı değersiniz yahut saygıya değeceksiniz. Kendinizi sevdiğinizde ve başkalarıyla bu kadar uğraşmadığınızda. Belki o gün geldiğinde anlarsınız uykunun ne kadirşinas bir yoldaş olduğunu. 

 



Paylaşmak Güzeldir:

Burhan Kibar
Burhan Kibar
Kendisini her şeyden önce çevreci olarak tanımlar. Okumaktan, öğrenmekten, merak etmekten ve keşiflere çıkmaktan hoşlanır. Bunlardan arta kalan zamanında öğrencilik yapıyor. Boğaziçi İşletme ile çokça kavga etmiş olsa da artık barıştığını ve sevdiğini düşünüyor. Seyahat etmeyi ve kültürlerle tanışmayı kişisel gelişim için vazgeçilmez görüyor. Kendini tanıma yolculuğundan ve yazmaktan da ekstra keyif aldığını söylüyor. Son sözleri ise Cogito Ergo Sum.