Swarm ve İnsana Övgü
Haziran 3, 2022
İçselbakış
Haziran 3, 2022

Kendini Tanımak ve Kierkegaard

“Vaktim yok görüşmeye kimseyle,

Kendimle bile kendimle bile” – Edip Cansever

Geçtiğimiz günlerde, belki de aylarda hatırlayamıyorum, bir derse girdim. Dersin yapısı gereği her hafta bir grup sunum yapıyordu. Sunum içeriğinde ise kendi hayatımızdan bir kesiti akışa yedirerek anlatmak zorundaydık. O hafta da sunum yapma sırası Güney Koreli bir kızdaydı. Kendi hayatından bahsederken Güney Kore’deki üniversite sınavına ne kadar çok çalıştığından ve seçim şansı olmaksızın önüne konan her test kitabını çözdüğünden bahsetti. Üniversiteye geldiğinde ise bir sürü seçmeli dersle karşılaşmış. Karşılaşınca da şaşırmış ve sormuş: “Nasıl hangisinin daha iyi olduğunu bileceğim? Ne istediğimi bilmiyorum ki, sınav sıralamama göre tercih ettim bu üniversiteyi…”

Bu soruyu aktardıktan sonra kendini tanımanın öneminden bahsetti ve sunumu bitirdi. Söz istedim ben de soru sormak için ve şöyle dedim:

– Dünya barışına da katkıda bulunmamız gerekiyor. Kendimizi tanımalıyız cümlesi çok afaki değil mi? Bana çok havada ve sloganvari geliyor bu tarz açıklamalar. Kendi sürecini daha ayrıntılı anlatman gerekmez miydi? Ne bileyim her gün yeni bir yemek deneyerek en sevdiğin yemeği mi buldun, sürekli staj yapıp nasıl bir ortamda çalışmak istediğinin mi farkına vardın ne oldu, biraz daha parçalayarak anlatman mümkün mü bizim de anlamamız için?

Cevabı hoca verdi: 

– Kaç yaşındasın?

– 22.

– Diyelim ki 80 sene yaşayacaksın. Şimdiden kendini tanısan ve bu yolculuğu bitirsen önümüzdeki 60 yıl boyunca ne yapacaksın?

Bu cümle bana çok dokundu. Sürekli hayatı yapılacaklar listesiyle yaşayan ya da aman Tanrı’m bunu da yapmadan ölmemeliyim hissiyle koşturan ben için çok teskin edici bir cümleydi bu. Kendimi tanımanın ve yaşamın bir yol olduğunu söylerdim de yolun biricikliğinin ve koşuşturma gerektirmediğinin farkına o zaman vardım. 

Kendimi tanıma yolculuğumda adımlarımı atarken ya yanlış yaparsam diye korkup hiç adım atmadığımı ya da başkalarının değer yargılarına güvenmeye çalıştığımı fark ettim. Sonra bunun çok yaygın olduğunu, birçok insanın kendisini tanımadığını, tanımak için de tercihlerle risk almaktansa konfor alanını ihlal etmediğini gördüm. Hem kendim adına bir günlük olsun hem de birilerinin hayatına dokunurum belki diye bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çok önceden bu sorunu düşünmüş ve Ya/Ya da gibi bir eser vermiş bir insanı size tanıtmak istiyorum. Karşılarınızda: Soren Kierkegaard.

Kierkegaard hakkında erken öten horozlardan birisi diyebiliriz kesinlikle. O kadar erken ki hangi ara uyandı da ötmeye başladı diye ara ara sorarım kendime. Nietzsche’den çok önce iyinin ve kötünün ötesinde olmak ne demek bunun üzerine kafa yormuş bir insan. Sartre, Heidegger veya Camus’den 100 sene önce kişisel tercihleri, bunalımları ve var olmayı merkeze koymuş bir düşünür Kierkegaard.

Hayatı ve felsefesi bu kadar iç içe geçmiş başka bir insan var mıdır inanın bilemiyorum. Ancak ona dair çıkarımladığım bir şey varsa o da bir sünger gibi bütün entelektüel birikimi yutup dışarıya bunların karışımını ve değişmişini sunan bir insan olduğudur. Hayatının babası yüzünden büründüğü melankolik havayı çok iyi kullanmış olan yazar, kederini şöyle tanımlar: 

“Ben kederlerim hakkında İngilizlerin evleri hakkında söylediğini söylerim: Kederim benim kalemdir.”

Bu cümleler benim kalbimde de çok yankı bulur. Kim bilir belki de bu benzerlikten ötürü çok seviyorumdur Kierkegaard’ı. Çünkü kendi yolumda da kederim bana yol gösterici olur ve beni üretken kılar. Ne zaman hayatım depresif bir havadaysa, işler yolunda gitmiyorsa ibadet ediyor gibi bir coşkuyla dokunurum klavyenin tuşlarına. Sonuç olarak ortaya koyduklarım da içime siner. Hayatım iyi gidiyorsa fikirlerden, sıkıcı şeylerden bahsederim. Şarap değil kahve, coşku değil mantık diye bağıran tarafım alır yönetimi. Üzüldüğüm günlerde ise ne bilim ne felsefe hiç ortalarda görünmez. Her yerimden şiir, sembolizm ve retorik akar. 19. yüzyıl yerini Orta Çağ’a bırakır. 

Kierkegaard’ın hayatına geri dönecek olursak, onun hayatında yaşadığı dört büyük kederden bahsedebiliriz. Bunlardan ilki babası ile hizmetçinin arasındaki ilişkiyi öğrenip babasına küsmesidir. İkincisi kendi isteğiyle nişanlısı Regine ile evlilikten vazgeçmesidir (ve akabinde Regine’nin başkasıyla evlenmesidir). Üçüncüsü The Corsair gazetesi ile tutuştuğu “kavga” sonucu yaşadığı yıkımdır. Sonuncusu ise nefret ettiği kurumsal kiliseye açtığı savaş ve neticesinde gelişen olaylardır diyebiliriz. 

Babasıyla kavga ettikten sonra bohem hayatı yaşayan Kierkegaard, bunun ona mutluluk getirmeyeceğini anlayıp babasıyla barışır. Sonra Regine ile ilişkisi başlar ve sonlanır. Bu dönem onun ilk üretken dönemidir. Ya/Ya da, Korku ve Titreme gibi kitapları bu dönemde yazmıştır. Onun akabinde her şeyden uzaklaşıp çiftçi olmak istese de The Corsair gazetesi ile arasındaki gerginlik yakasını bırakmaz ve ikinci üretken dönemine kapı açılır. Şimdiki Çağ eserini bu dönemde yazar. En sonunda da ileri gelen din adamlarına ve onların şahsında kurumsallaşmış din anlayışına saldırması gelir. Bu dönemde de Ölümcül Hastalık eserini yazmıştır diyebiliriz.

Hayatı hakkında söylenecek çok şey var aslında ama daha fazla okuyucuyu akıştan da koparmamak adına biz fikirlerini incelemeye başlayalım. Daha sonra hayatı hakkında da bir yazı kaleme alırsam burayı linklerim.

Yukarıda 4 temel kederden bahsetmiştik. Aşağıda da 4 eser minvalinde  Kierkegaard’ın görüşlerini inceleyeceğiz.

1-) Ya/ Ya da:

1843’te basılan bu kitap, Kierkegaard’ın 1840’ta Regine’yi reddetmesinin ardından girdiği üretken dönem içerisinde yazdığı kitaplardan birisidir. Sürekli takma isimler kullanan Kierkegaard, bu kitabı Viktor Eremita (Muzaffer Münzevi) mahlasıyla yazar. Seçtiği ismin insanlardan kaçmayı ve yalnız kalmayı işaret etmesine dikkat buyurmanızı istiyorum. Kitap, Kierkegaard’ın hayatında önemli bir yer tutan “Hayat Aşamaları” görüşünü belirtmesi açısından kıymetlidir. Kierkegaard’a göre hayatta gittikçe iyileşen ama iyileşirken önceki basamakları yadsımayan, onları kapsayan üç muhtemel yaşam tarzı vardır. Bunlar:

Estetik (Hazcı) Yaşam

Ahlaki Yaşam

Dinî Yaşam.

(Aşarken kapsamak nasıl bir şey diyenler olursa)

Bu kitapta Estetik ve Ahlaki Yaşam, A ve B karakterleri aracılığıyla açıklanır. Yazar, kitabın başlangıcında eski bir masa üzerinde bulduğu iki sayfa yığınından bahseder. Estetik ve Ahlaki aşamalardaki iki insanın görüşlerini anlatan iki farklı sayfa yığını…

Estetik hazzı temsil eden A ve Etik yargıları temsil eden B. Oldukça vurucu olduğunu düşündüğüm bir soytarı örneği ile başlar hikâye. Tiyatronun arkasında yangın çıkar ve soytarı koşarak seyircilere durumu anlatır. Halk bunu oyunun bir parçası sanır ve alkışlamaya başlar. Soytarı bastırdıkça halk daha çok alkışlar ve güler. İşte der yazar, dünyanın sonuna da böyle gideceğimizi düşünüyorum. Her şeyin şaka olduğuna inanan insanların alkışları eşliğinde…

Günümüzdeki iklim krizi düşünüldüğünde ne kadar haklı olduğunu görüyoruz değil mi?

Yazar daha sonra intihar fikrini sorgular. Kendini asarsan pişman olursun der. Ama asmazsan da pişman olursun. Ne yaparsan yap her iki durumda da pişman olursun. Çünkü her iki ihtimalde de kaçırdıklarımızı düşünerek üzülürüz. İntihar etseydim bu acıları yaşamaz mıydım veya intihar ettiğim için hangi mutlulukları kaçıracağım minvalinden sorgular…

Daha sonra A müzikten ne kadar zevk aldığından söz eder. Wagner’i över. Benim de yazılarımdan birine konu ettiğim ve oldukça da çok sevdiğim Mozart’ın Don Giovanni Operasından söz eder. Daha sonra can sıkıntısını bütün kötülüklerin anası olarak betimleyen Estet, arkadaşlık, evlilik ve aile gibi hayatı sıradanlaştıran kurumları da bu kötülükler arasında zikreder. Hayatı aslında sürekli yeni hazlar peşinde koşma yolculuğu olarak tanımlar. Burada bahsedilen hoş bir alegori var. Nasıl çiftçiler her sene toprağı dinlendirmek için diktikleri ürünü değiştirirler, hayatta da haz yönünden fakir olmamak için yapılan fiili değiştirmeyi salık verir Estet.

Daha sonra karakter B’nin A’ya yazdığı mektupları görürüz. B burada A’yı daha ahlaklı yaşamaya davet eder. Bu ahlaktan bahsederken evliliğin ne kadar güzel bir şey olduğundan dem vurup, bunun bir sınırlama olmadığından bahseder.

Daha sonraki bölümde yazar ahlakın peşinde koşan B’nin A’ya göre daha tatmin dolu bir hayat yaşadığını savunarak A’nın elinde yalnızca mutsuzluk ve umutsuzluk kaldığını anlatır. Vurucu cümle şudur: “Mutluluk ancak biz onu aramıyorken bize gelir.”

Hegel’in bahsettiği etik ahlak, kendini başkaları için, kolektif iyi için feda etme fikri Kierkegaard’da Hegel’in aksine en yükseğe yerleştirilmez.

Bunu B’nin bir dostundan aldığını söyleyerek mektubuna iliştirdiği vaaz cümlesinden anlarız. Burada Tanrı’yla ilgili olmayan her şeyin yanlış olduğu yazar. Bu yolla biz dinî yaşamı anlamak üzere Korku ve Titreme’ye çağrılırız.

2-) Korku ve Titreme:

Suskun Johannes mahlasıyla yazılan kitabın ismi Filipililer 2:12’de bahsedilen “Kurtuluş için korku ve titreme ile çalışmaya devam edin.” ayetinden esinlenilerek koyulmuştur.

Kitabın en ilginç özelliğinin, peygamberlerin de insan olduklarının bize hatırlatılması diyebilirim. Sizi bilmiyorum ama ben hiçbir peygamberi ya da tarihî kişiliği benim gibi bir insan olarak hayal edemiyorum. Onca yıl beynimde o kadar mükemmel, o kadar harika anlatılmışlar ki çoğu zaman onların da hisleri olduğu gerçeğini atlıyorum. Kitap İbrahim’in oğlu İshak’ı kurban etmeye gittiğinde (Tevrat’ta İshak kurban edilir, Kur’an’da İsmail. İsmail’in Arapların atası olduğuna inanılırken İshak’ın Yahudilerin atası olduğuna inanılır. Bu yüzden ana karakter iki anlatıda birbirinden farklılık arz eder.) yaşamış olabileceği anksiyete ve endişeyi konu alır.

İbrahim’in akıl sır ermeyen imanı bu eserin odağındadır. Yani bir babanın inandığı Tanrı için çocuğunu kurban etmesi üzerinde döner her şey. Dört farklı İbrahim versiyonu konu edilir. Bunlardan ilkinde İbrahim İshak’a Tanrı seni kurban etmemi istemedi, bunu kendi isteğimle yapıyorum, der. Babanın amacı çocuğunun Tanrı’ya olan imanını korumaktır. İkincide Tanrı emir vermeden koçu kurban eder. Üçüncüde İshak’ı kesmeye eli gitmez ve Tanrı’ya yalvararak oğlunu kurban istememesini ister. Dördüncüde ise korku ve titreme ile dolu olsa da İbrahim Tanrı’nın emrini uygulamaya kor. Bu yeniden yaratım süreçleriyle İbrahim böyle de davranabilirdi ama böyle davranmadı, o yüzden imanı ne büyüktür dedirtir.

İkinci kısımda yazar insanın seçme özgürlüğünün farkına varmasının ne baş döndürücü şey olduğunu anlatır. Sonsuz ihtimaller ve sorumluluklar göz önünde bulundurulunca ortaya çıkan seçebilme endişesini anlatır. Etik ve dinî aşamalar arasında ayrım yapılır. Etik perspektife sahip olan biri İbrahim’in davranışını cinayet olarak adlandıracakken dinî bakıştan bu, bir Tanrı buyruğunu uygulayarak kurban etme işlemidir. Kilise babalarından Turtillianus’un “İnanıyorum çünkü saçma.” argümanını andıran cinsten bir iman temellendirmesi yapılır burada. “İbrahim’in hareketi insan aklıyla kavranamaz,” (İman absürttür.) der Kierkegaard, “ona sadece iman edilir.”

Bu imana da ancak ve ancak iman sıçraması adını verdiği hareketle, dinin mantıkla kavranamayacağının anlaşılmasıyla varılabileceğini savunur.   Ayrıca burada şunu da belirtmek gerekir ki burada asıl odak noktası neye inandığımız değildir, nasıl inandığımızdır. Uğruna ölümü göze alabileceğimiz, bizim için yaşam amacı haline gelmiş her şeyi açık yüreklilikle iman sıçraması olarak kabul edeceğinden dem vurur. Neden mi? “Hakikat özneldir.” de ondan.

Her şeyden vazgeçen iki şövalyeyi konu alır daha sonra Kierkegaard. Bunlardan biri prensese âşık olduğu için orduyu bırakır, diğeri de kendini Tanrı’ya adamak için. Bunlardan ikincisi Tanrı adına vazgeçtiği her şeyi Tanrı yardımı ile fazlasıyla alırken diğeri yalnızca ordudan ayrıldığıyla kalır.

Said Nursi hikâyelerini andırır cinsten vıcık vıcık din propagandası gibi geldiğinin farkındayım. Bana onu hatırlatıyor en azından. Biraz sabredin güzel kısım geliyor:

Kant ve Hegel Tanrı’dan İnsan’a indirmişti ahlakın köklerini. Ne olursa olsun yalan söylememeliyiz çünkü her durumda doğruluğundan emin olamayacağın şeyleri yapmamalısın. Etik/ahlak değerlerine uygun yaşamalısın demişlerdi. Ama bahsettikleri özne hâlâ oldukça mekanik, oldukça ideal ve nesnel bir özne. Kierkegaard burada evet diyor onlara, her yerde doğru bir ahlak kuramı var. Ancak bunu topluma bakarak değil içimize bakarak görebiliriz. Her insanın kendi içerisinde bulduğu, keşfettiği doğruyu anladığı bir ahlak. İçindeki endişeye rağmen, korkuya rağmen, titremene rağmen Tanrı’nın istediğini yapmanın doğru olduğuna inanıp yapıyorsan en yüce noktadasın. Yani “Öznellik hakikattir.”. Tersten okunduğunda daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum: “Hakikat özneldir, öznelliktir, öznelliktedir.” Gördünüz mü, bir yakamızda Hegel/Kant ve aydınlanma diğer yakada Camus, Sartre ve ikisini birleştiren düğme Kierkegaard.

Bunu anlatmak için yine 3’lü bir kahraman örneği verir Kierkegaard.

Estet Kahraman: Don Juan ve Faust örnek verilebilir. Haz peşinde koşarken iyiyi kötüyü umursamazlar. Seçim yapabilenlerin ilk aşamasındadırlar. Kısır bir döngü ve sürekli mutluluk arayışında olmaktır. Ancak hiçbir zaman mutlu olamazlar, tatminsizlik ve arayış peşlerini hiç bırakmaz.

Trajik Kahraman: Ahlaki aşamadaki kahramanın ismidir. Evrensel olan için, en azından başkaları için kendisini feda edebilen kahramana bu isim verilir der. İman Şövalyesinden farklı olarak onun yaptıkları anlaşılabilir ve bu anlamlandırmayla uğruna gözyaşı dökülebilir. Agamemnon örnek verilir. Çünkü o kendi halkının iyiliği için sevgili kızlarını Tanrı’ya kurban vermişti. Sokrates de bu başlık altında zikredilir. Ne de olsa inandığı değerler uğruna ölmeyi göze almıştı. Bu seviyede iyi ve kötü, doğru ve yanlış vardır.

İman Şövalyesi: En güzel örneği Korku ve Titreme’nin merkezine oturan İbrahim’dir. Anlaşılamaz bir hareketle oğlunu Tanrı için kurban etmişti. Hayır, halkı kurtulsun diye değil Tanrı öyle istedi diye.

3-) Şimdiki Çağ: Başkaldırının Ölümü Üzerine: 1846’da The Corsair gazetesi ile girdiği atışmaya cevap olarak yazdığı “Şimdiki Çağ” kitabında bahsettikleri, günümüzü aydınlatır cinsten. Bu kitapta geçmiş çağları ve kendi zamanını kıyaslar. Geçmiş çağlar, fiil çağlarıydı, bizimki ise reklam ve ilan çağıdır. Aslında gerçekte olan hiçbir şey yok ama yalan her yerde, fikrini işler. O zamanın insanlarına da çatmayı ihmal etmez. Yığın olmaktan başka bir şeyi beceremediklerinden basmakalıp insanlara dönüştüklerinden dem vurur. Bu kitlesellik tarafından yutulmanın dinî hayatı tıkadığından ve felce uğrattığından yakınır Kierkegaard. Kültür ve toplumsal beklentileri karşılaması endişesi başkalarını takip etmeyi zorunlu kılar. Bireysellik yok olur ve taklit genel-geçer kaide haline gelir.

Analojileri çok seven Kierkegaard, geçmişi ve kendi zamanını kıyaslarken bir buz tabakası örneği verir. Bu düşünce deneyine göre ince bir buz tabakasının altında bütün toplum tarafından arzulanan bir mücevher hayal etmemiz istenir. Sonra bir kişi bu mücevheri almak için atılır, yaklaştığında görür ki buz yeterince kalınmış ve ölüm tehlikesi yokmuş. Eski çağlarda kalabalık, bu mücevheri almak için atılan kişiyi takdir eder, onun ölümü ihtimali karşısında endişe duyardı. Ancak günümüzde der Kierkegaard, tutku kavramı yerini yansımalara bıraktığından insanlar bu maceranın mantıksız olduğundan birbirlerine bahsederler ve uzakta dururlar. Zaten şimdiki çağın atılan kişileri de mücevheri almak için değil, alıyormuş gibi yapacak yakınlığa geldiği için ödüllendirilir. Gerçeklik yerini oyuna, gerçek işler yerini hilelere bırakmıştır.

Kendi çağından hiçbir işe yaramayacak işler hakkında yapılan dedikoduların çağıdır diye bahseder. Ona göre o yıllar, gevezeliğin anlamsızlığını gösteren sessizlikten korkup kaçınanların çağıdır.

Yine bu kitapta toplumun kendisine uygun davranmayan insanları dışlayışından da bahsedilir. Toplum, kendi kurallarına uymayan kimseleri günah keçisi olarak görüp dışlar, dalga geçer. Bu dalga geçme hâli, insanları birbirinin aynısı olmaya iter. Artık toplumu yönlendiren liderler, sıra dışı düşünen kimseler yoktur çünkü bu özellikler dalga geçilesidir. Bu da toplumu aynı insanlardan oluşan bir yığın haline getirir. Bütün bu sürecin gün sonunda bireyselliği yok ederek insanları yığın haline getirenin, hiç kimsenin hiçbir şeyden sorumlu olmadığı bir yanılsamayı yaratanın da basın olduğunu söyler. (Nietzsche’nin sürü insanını hatırlayalım.)

Eğitimden bahsetmeyi de ihmal etmez bu kitapta Kierkegaard:

Her şey hakkında yazılmış kitapçıklar var. Çok geçmeden dünya genelinde eğitim sistemi matbaanın el yazısındaki farklı harf şekillerini teke düşürmesi gibi olaylar hakkındaki yorumları da teke düşürüp bu yorumların en ince ayrıntısına kadar ezberlenmesi şeklinde ortaya çıkacaktır. Bu sistemden çıkan her bir öğrenci ise herhangi bir şeyin anlamı hakkında tam anlamıyla cahil kalacaktır.

Post-hakikat kavramını tartıştığımız şu günlerde 176 sene önceden basının hakikati nasıl çarpıttığının ve buna devam edeceğinin ön görülmesi çok heyecan verici değil mi? Eğitim sisteminin tek-düzeliğe kayacağından, kişilerin kendilerinin keşiflerinin önünde engel yaratacak olması Güney Koreli kızın tam da şikâyet ettiği şey değil mi?

4-) Ölümcül Hastalık: 1849’da Anti-Climacus mahlasıyla yazdığı bu kitap, umutsuzluk kavramını irdeler. Kitabın yazılış amacı, Kierkegaard’ın hayatından bahsederken zikredilen 4 temel çatışmanın dördüncüsü olan kurumsal din algısı ile hesaplaşmadır. Kitabın ana teması birey olmaktır. Birey ama sonlu ve ateistik bir anlayışla mı yoksa Hristiyanca ve sonsuz mu? Bu diyalektiğe önem verir. Burada her okuduğumda beynimi yakan oldukça da meşhur bir kısmı alıntılamak istiyorum:

İnsan nefistir. Fakat nefis nedir? Nefis kendiliktir. Fakat kendilik nedir? Kendilik, kendi kendisiyle ilgili olan bir ilişkidir ya da kendi kendisiyle ilgili ilişkinin içinde olmaktır; kendilik ilişki değildir ama ilişkinin kendi kendisiyle ilgili olmasıdır. İnsan sonsuz ve sonlunun, ebedî ve geçicinin, özgürlük ve zorunluluğun bir sentezidir, kısaca bir sentezdir. Bir sentez iki şey arasındaki ilişkidir. Böyle ele alındığında insan, hâlâ bir kendilik değildir.

İşte burada bu dikotomiyi sunarken Hristiyanca yaşamayan insanların umutsuzluk içerisinde olduğu fikrinin altyapısını hazırlar. Kierkegaard, umutsuzluk terimini bizim kullandığımız manada, üzüntü ile eş anlamlı kullanmaz. Onun için umutsuzluk bir çeşit, fıtrata uygun yaşamayarak günah işlemenin adıdır.

Herkesin umutsuzluğa sahip olduğunu söyler Kierkegaard: “Nasıl bir doktora sorduğunuzda mükemmel sağlıklı bir insan yoksa, umutsuzluğa sahip olmayan insan da yoktur.

Bu umutsuzluğu da ikiye hatta üçe ayırır. Kendi olmaktan kaçınmanın doğurduğu umutsuzluk (altında ateistler ve yığın insanları) ve kendi olmak isteyenin duyduğu umutsuzluk. Daha az yoğun umutsuzluğu ateistlere verir. (Onlar bu kendilik dediği belki nefis belki ruha hiç inanmazlar.) Kendilerinden kaçınanların yukarıda seçimden kaçınan, bireyselliğini yok edip yığın haline gelmiş insanlar olduğunu belirteyim. (Bunlar da o nefse sahip olmak istemezler, bireyselliklerini topluma kurban ederek seçme sorumluluğundan kaçınmak isterler.)

Bu seçimden kaçınan insanlar büyük günah içindedirler. Çünkü insanı diğer bütün canlılardan ayıran şey bir şeyi doğası gereği değil de istediği için, seçme özgürlüğü ile yapabilmesidir. Bu seçme özgürlüğünden vazgeçerek hayvanlaşan insan, fıtratına ters davranır ve günah işler.

(Aslında bakılırsa bu Ya/Ya da kitabında yapılan üçlü ayrıma dördüncüsünün eklenmesidir. Seçim yapabilen 3 kategori ve bir de seçim yapamayan yığın, sürü halindeki kitleler.)

Peki ya kendi olmak isteyenler?

Bu kişiler kendi yaralarını görürler, başarısızlıklarıyla yüzleşirler.

Kierkegaard burada bırakmaz okuyucularını. Aslında Jung’u andıran bir şekilde kitap boyunca şunu ister Kierkegaard, kendi içinize bakın ve içinizdeki şeytanı tanıyın. Akla şu soru gelebilir, günahsız insan olmayacağına göre kimse bu cennete veya Tanrı’ya kavuşamayacak mı?

Cennete gidip Tanrı’ya kavuşmak ve başarılı olmak isterler ama işledikleri günah yüzünden Tanrı’ya da kavuşamayacaklarının bilincindedirler. Kur’an’dan alıntı yapmışım gibi değil mi? Onlara ancak acıklı bir azap vardır der gibi.

İşte burada Tanrı’nın esirgeyiciliği devreye girer. Gerçekten kendini tanımış ve hatalarından pişman gidersen bu büyük suçlarından (!) bile seni kurtarır Tanrı, sen de cennete gidebilirsin. Yani süreç şu; seçim yap, kendini tanı, güçsüzlüğünü kabul edip Tanrı’dan yardım dile.

“Tanrı’yı kazanmak için aklını yitir.”

İşte sevgili okuyucularım, Kierkegaard’ın dört eseri çerçevesinde fikirleri bunlardır. Özetleyip bir ceviz kabuğuna sığdırmamız gerekirse,

  •         Seçim yaptığımız ölçüde insanız, bunun acısını duyduğumuz sürece yaşamaya devam ediyoruz.
  •         Bürokratik işleyişler, akıl ve nesnellik bizi nihai mutluluğa eriştirmez. Olsa olsa bir nesnellik yanılsaması içerisine sokar. Hedonistten daha iyi yaşamamızı sağlar ancak aslolan, kişinin kendisini tanıyarak uğruna ölümü göze alacağı bir fikir bulmasıdır.
  •         Basın, kişileri olaylardan çok ilanlara ve inandırmak istediğine inandırmak için vardır. Eğitim sistemi basmakalıp nesiller yetiştirmektedir. Çözüm yine insanın kendini bulmasındadır. 
  •         Din herkes için tek tipte ve kurumsal bir yapı olamaz. Her insan kendi hataları özelinde yüzleşme yaşayıp Tanrı’ya sığınmalı ve kendi şeklince inanmalıdır. Spinoza gibi kapsayıcı ve panteistik olmasa da Hristiyanlık bağlamında oldukça genişletici denebilir.

Sağlıcakla efendim…

Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum… -Necip Fazıl


Kaynakça:

Either/ Or Part I-II, ed. ve çev. Howard V. Hong, Edna H. Hong, Princeton, NJ, Princeton University Press, 1978.

Fear and Trembling, Repetition, ed. ve çev. Howard V. Hong, Edna H. Hong, Princeton, NJ, Princeton University Press, 1983.

Ölümcül Hastalık, çev. Mukadder Yakupoğlu, İstanbul, Doğu Batı Yay., 2010. 

Kahkaha Benden Yana, çev. Nedim Çatlı, İstanbul, Ayrıntı Yay., 2000. (Bu kitap bir seçkidir ve Kierkegaard’ın Şimdiki Çağ eserini de içermektedir.) 

 



Paylaşmak Güzeldir:

Burhan Kibar
Burhan Kibar
Kendisini her şeyden önce çevreci olarak tanımlar. Okumaktan, öğrenmekten, merak etmekten ve keşiflere çıkmaktan hoşlanır. Bunlardan arta kalan zamanında öğrencilik yapıyor. Boğaziçi İşletme ile çokça kavga etmiş olsa da artık barıştığını ve sevdiğini düşünüyor. Seyahat etmeyi ve kültürlerle tanışmayı kişisel gelişim için vazgeçilmez görüyor. Kendini tanıma yolculuğundan ve yazmaktan da ekstra keyif aldığını söylüyor. Son sözleri ise Cogito Ergo Sum.