Sitem
Temmuz 3, 2021
Birden Ay Işığını Kesti
Temmuz 3, 2021

Toprağa Ne Yapmalı?

Geçtiğimiz ay elimize bir çilek alıp izlemiş, ondan öğrendiklerimizi hayatımıza uygulamaya çalışmıştık. Bu ay da o kadar gözlemsel olmayan ama güzel dersler çıkarmamızı sağlayacak bir yoldan ilerleyelim istiyorum. Bu sefer dikkatlerimiz çileğin yetiştiği toprak üzerinde toplanmalı. Bir çileğin yetişmesi için kumlu ve kireçsiz bir toprak gereklidir. Sadece bu özellikler de yetmez; ek olarak magnezyum, kükürt, bakır gibi minerallerin de toprakta hazır olması gerekir. Takdir edersiniz ki bu tek yönlü bir ilişki değildir. Çilek etkilendiği ve toprağa ihtiyaç duyduğu kadar toprağı da etkiler, onun yapısını değiştirir. Bu klişe cümlelerin insanın da aslında topluma bağlı ve ona muhtaç olduğunu, aynı zamanda onu değiştirdiğini ve etkilediğine çıkacağı da sır değil. Ancak kişisel planda ve toplumsal anlamda buradan çıkarılacak çok güzel derslerin olduğunu fakat bu kavram üzerinde onun hak ettiğinden daha kısa süre kafa yorulduğunu düşünüyorum. Aslında bu görüş, içerisinde bulunduğumuz bağlamın bizi biz yaptığını, aynı genetik özelliklerle hatta aynı düşünce yapısıyla farklı topraklarda (bağlamda/arkadaş çevrelerinde) farklı bireylere dönüştüğümüz fikrini barındırıyor. Demeye çalıştığım şey şu, bizler ailemizin yanında farklı insanlarız, arkadaşlarımızın yanında farklı, girdiğimiz resmi ortamlarda farklı. Sadece davranışlarımız değil, fikirlerimiz ve hislerimiz de içerisinde bulunduğumuz bağlam ve maruz kaldığımız kişilere göre değişiyor. Bunu somutlaştırmak için bir düşünce deneyi yapmak istiyorum: Bir odada bulunduğunuzu hayal edin ve önünüzde iki kapı olsun, yukarıda kocaman bir tabela mevcut ve şöyle yazıyor: “Bulunduğun ortam rahat bir ortam mı?” Eğer “evet” diyorsanız sol kapıdan, “hayır” diyorsanız sağ kapıdan girmeniz gerekiyor. Bu şekilde içinde bulunduğunuz bağlamı önem verdiğiniz kriterler muvacehesinde çeşitli tabela ve cevaplarla analiz ediyorsunuz. Bütün kapılar bittiğinde ise ekranda nasıl davranmanız gerektiğini tarif eden bir talimatname ile hayata geri dönüyorsunuz. Aslında beynimiz de bundan çok farklı çalışmıyor, önem verdiği kriterler ve oluşturduğu bazı etiketler var. Bunları tek tek eşleştirip birbirleriyle gürültücü sohbetler eden nöron ağları elimize elektriksel dilde yazılmış bir talimatname sunuyor ve bizler de buna göre hareket ediyoruz. Dolayısıyla bağlamımızı değiştirmeden fikirlerimizi veya dış dünyaya dair izlenimlerimizi değiştirmemiz pek kolay gözükmüyor. Kısacası buradan çıkarılacak ilk ders, her insan ve onun davranışları içerisinde bulunduğu bağlamla anlamlı ve onunla sıkı sıkıya ilintili. İkinci kısımda ise, Alman idealizminin sıkı bir takipçisi olmasam da Hegelci bir görüş ödünç almanın epey işimize yarayacağını düşünüyorum. Ona göre, 1’den 2’ye gidebilmek için 0’dan başlayıp önce 1’e gelip onu aşıp 2’ye gitmek gerekir. Yani 1’i kapsamadan onu aşmak ve 2’ye varmak mümkün değildir. Bir slogana dönüştürecek olursak “Kapsamadan aşmak mümkün değil.” diyebiliriz. “Harika ama biraz önce anlattığın bağlamla ilintisi ne bunun ey Burhan Kibar?” diye soracak olursanız da, şu an X bağlamı/ülkesi/şehri içerisindeyim, bu benim emellerime hizmet etmiyor, hadi bırakalım ve yeni bir bağlama/ülkeye/şehre taşınalım fikrinin işe yaramayacağını söylüyor özetle. Yani eğer bulunduğunuz toprak kükürt içermiyorsa kalkıp kükürt içeren bir toprağa gitmek her zaman iyi fikir olmayabilir. Önce toprağı anlamalı, neden kükürt eksikliği çektiğini öğrenmeli, çileğin serpilmesi için tek eksik kısmın kükürt olup olmadığını anlamalı, en sonunda ise başka bir toprağa gittiğinde çileğin o toprağı yadsıyıp yadsımayacağının öğrenilmesi gerektiği kanısındayım. Çünkü bu yapılmadan ne kadar toprak değiştirirsek değiştirelim, elimizde eski toprağımızı takıntılı bir şekilde aşağılamak, ona ve onu oluşturanlara yersiz bir kinle dolmak gibi toprağını değiştirmesi gereken özneye pek hizmet etmeyen düşünceler kalır. Yazımı “kapsayıp aşmak” fiili yerine gelmediğinde dış dünya hakkındaki görüşlerimiz nasıl hatalı olur sorusuna cevap niteliği taşıyan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Mahur Beste”sinden bir pasajla bitiriyorum:

“Abdülhamit tek adam… Beride otuz milyon adam var.

Behçet Bey dayanamadı: 

– İyi ama, bu tek adam, bu otuz milyona göz açtırmıyor. Bütün hayat hakkını gasbetmiş… 

– Orası doğru. Kimse itiraz edemez. Hepimiz onun nasıl bu memleketi yıktığını biliyoruz. Fakat mesele o değil. Mesele bu hürriyet aşkının, bu istibdat düşmanlığının asıl düşünülmesi lazım geleni unutturmuş görünmesinde. Hepimiz Abdülhamit ile meşgulüz. Sarayın etrafındaki beş on kişi hariç, ordu, memur, halk, herkes, sabah akşam onu düşünüyor. Onun fenalıklarını saya saya cezbeye geliyoruz. Bu, Kadiri zikri gibi bir şey oldu. Memlekette iki ses var: Padişahım çok yaşa! Kahrolsun Abdülhamit! İyi ama, sade bununla iş çıkmaz, farz edelim bu adam ortadan yok oldu, onu devirdik, saltanatı bıraktı, yahut öldü; o zaman ne yapacaklar? Abdülhamit gitti, biz işimizi gördük, artık bize ihtiyaç kalmadı, Allahaısmarladık, demeyecekler ya… Her şey gösteriyor ki, Abdülhamit’in hakikî halefi tav’en1 veya kerhen2 bu cemiyet olacaktır. Onlar iş başına geçecekler; o zaman ne olacak?

 – Hele bir kere o gitsin de… 

– İşte tam onların ağzıyla konuştun. Hele bir o gitsin… Hele bir sabah olsun… Biz sanıyoruz ki bütün fenalıklar sadece ondandır. Halbuki değil; fenalık daha derin, daha köklü. Abdülhamit gibi bir ifriti doğuracak kadar büyük. İyice yerleşmiş. Abdülhamit nedir? Senin, benim gibi bir insan. Yalnız bizden biraz başka türlü. Abdülmecit’in oğlu olmayıp da benim oğlum olsaydı hiç de fena adam olmazdı. Biraz vehimli, korkak. Orta halli bir marangoz. Titiz, dikkatli, küçük şeylerin üzerinde durmaktan hoşlanan bir adam. Saraydan çıkar şu adamı, şöyle orta halli bir eve koy: muhakkak her akşam kalemden gelir gelmez soyunup dökünüp mutfağa girecek, yahut da elinde keser, tahtaboş3 tamir edecekti. Terliklerini, takyesini giymiş ve Abdülhamit Bey… Rütbesine göre Beyefendi, yahut Saadetlû Abdülhamit Paşa hazretleri. Sabahleyin İkdam gazetesini penceresinin önünde okuyor. Evden çıkarken mutfağın ateşine dikkat etmesini, çocuklarını sokağa salıvermemesini karısına sıkı sıkı tembih ediyor. Eve dönünce bir fırsatını bulup teker teker bütün ev halkından günün olup bitenini soruyor. Yatarken sokak kapısını kendi eliyle kapatıyor, karyolasının altına bakmadan yatağına girmiyor. Bu adam tesadüfün şevkiyle hükümdar olmuş. Olmasa iyi olurdu, fakat olmuş … Küçük, miskin yaratılışı, bütün bir millete nefes aldırmıyor. Bütün talihsizliğimiz bundan mı ibaret?… Keşke bu kadar olsa… Mesele bu kadar olsaydı da biz Abdülaziz devrinde mesut olsaydık… Babalarımız Abdülmecit devrinde rahat etselerdi. Dedelerimiz Mahmut zamanını iyi geçirmiş olsalardı… O zaman çocuklarımızın gelecek devirde daha mesut olacaklarını düşünebilirdik… Tek tek al; ne Abdülhamit babasına, ne Aziz kardeşine benzer; birisi vehimli, hilekâr, fakat sebat sahibi, çalışkan; öbürü zalim ve deli, müsrif ve iradesiz…” (Tanpınar, 2010: 84-86)

(Bu yazının ortaya çıkmasında ve karakterimin gelişmesinde emeği olan pek kıymetli bağlamıma ve bu bağlam içerisinde bilhassa sevgili Sena Önder’e teşekkür ediyorum!)

1: Tav’en: İsteyerek, rıza göstererek. (Farsça)

2: Kerhen: Tiksinerek, istemeyerek. (Arapça)

3: Tahtaboş: Teras. (Farsça)

Kaynakça:

Tanpınar, Ahmet Hamdi. (2010). Mahur Beste. Dergâh Yayınları. İstanbul.



Paylaşmak Güzeldir:

Burhan Kibar
Burhan Kibar
Her şeyden önce bir çevreciyim. Okumaktan, öğrenmekten, merak etmekten ve sorgulamaktan hoşlanırım. Bunlardan arta kalan zamanımda Boğaziçi Üniversitesinde İşletme okuyorum. Seyahat etmenin ve kültürlerle tanışmanın kişisel gelişim için vazgeçilmez görüyorum. Son olarak Cogito Ergo Sum.