Huzurun Yolu
Mayıs 8, 2018
Otonom Şehir Projesi: Sidewalk Toronto
Mayıs 8, 2018

Orta Çağ ve Avrupa Üzerine Hoş bir Muhabbet

“Salve!” (merhaba). Umarım güzel bir Nisan ayı geçirmişsinizdir. Hatırlarsanız, geçen ay Avrupa ve belki de insanlık tarihinin karanlık dönemlerinden birisi olarak görülen bir dönem olan Orta Çağ’dan bahsetmeye başlamıştık. O yazıda mevzubahis dönem hakkında genel bilgiler vermiş olmakla birlikte hala bahsetmem gereken birkaç küçük husus var. Ardından bu ayki yazının konusu olan Orta Çağ ve Kilise hakkında konuşmaya, Papalar hakkında dedikodu yapmaya ve bazı önemli ayrıntıları anlatmaya çalışacağım.

Geçen ayki yazıda Karanlık Çağlar kavramının nereden çıktığını ve bu konudaki en büyük iddialardan bir tanesi olan yetersiz belge meselesinden bahsetmiştik. Bu görüşe göre dönemin karanlık olarak nitelendirilmesinin sebebi periyodun tarihçilerinin ve kayıt tutucularının tembellikleri ve yaşanılan olayları yazmak yerine “Agincourt Muharebesi nasıl biter oran var mı?” deyip kupon yapmaları ya da gerçekten de kendi dönemleri hakkında bihaber olmaları olabilir. Sonuç olarak bu durum tarihçiler ve benim gibi tarihçi adayları için birazcık can sıkıcı olabiliyor. Başka bir iddiaya göre, 14. Yüzyılın meşhur düşünürlerinden Francesco Petrarca, Orta Çağ Edebiyatı’nı, Antik Yunan Dönemi Edebiyatı ile kıyaslıyor ve şu sonuca varıyor: Bu çağın yazarları ve eserleri o zamanlara göre yetersiz ve dolayısıyla sönük, o ihtişamdan yoksun; bu sebeple Orta Çağ edebiyatı görece “karanlıktır” . Bir “insanus” (deli) kuyuya değil taş, kocaman bir kaya parçası atıyor arkasındaki diğer bütün Orta Çağ düşünürleri de başlıyor şikâyet etmeye “Zaten siyasi açıdan da istikrarsızız, bu ekonomi ne olacak, bu Venedik Dukası aldı başını gidiyor” demeye. Her ne kadar aynen böyle demeseler de bazı konularda gerçekten iyi argümanlar da sunuyorlar. Bundan sonra da bu yaklaşım bir gerçek gibi kabul edilmeye başlanıyor. Aslına bakarsak başka bir görüşe göre de Orta Çağlar hiç yaşanmadı. Oraya hiç girmeyeceğim. Kısaca teoriye göre Julien takvimi ile Gregoryen takvimi arasındaki uyuşmazlıktan 300 yıllık bir kaymadan bahsediliyordu. Kilise yok, Haçlılar yalan…

Şimdi gelelim Kiliseye ve Orta Çağ toplumu ilişkisine.  Dönemi incelemeye bu konudan başlıyorum zira başta Protestan düşünürler ve tarihçiler olmak üzere çok fazla kişi dönemin “berbat” hale gelmesinde bu kurumun çok büyük bir rol oynadığını iddia etmişler. Açıkçası şu bir gerçek ki kilise o zamanlar hakikaten inanılmaz bir güç ve otorite sahibi. Krallar makamlarını meşrulaştırmak için öncelikle Papa’dan taç giyme yarışına giriyorlar. Kaldı ki zaten o zamanlarda da kiliseyle zıtlaşmak bütün toplumla zıtlaşmak demek. Fakat neden? Çünkü Orta Çağ dediğimiz dönemde devlet algısı daha tam olarak oluşmamıştı, bu sebeple her şeyi kilise yapar vaziyette idi. Mesela festivalleri ve etkinlikleri düzenlemek, insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözmek,  toprakların dağıtımını yapmak ve imar işlerini düzenlemek, kayıtları tutmak ve hatta geziler planlamak. Bunun sonucunda da halk ile kilise bütünleşiyor. En sonunda da “In God We Trust” sözü akıllara yerleşiyor. Sonuçta Kilise “Tanrının Kırbacı”… Yok, o değildi biz elçisi diyelim. Doğal olarak kilise ne yaptıysa Tanrı için yapmış sayılıyor bir nevi. Şimdi gelelim olumsuz iddialara: Kilise acımasızdı, Engizisyon Mahkemelerini kurdular, birçok tarikatın takipçilerine işkence ettiler, üzerlerine Haçlıları sürdüler. İddiaların sahipleri ise Matthias Flacius (“Magdeburg Centuries”)ve John Foxe (“Book of Martyrs”).Kilise, bulunduğu döneme uyumsuzluk (anakronizm) ve geri kafalılık ile suçlanıyor özet olarak. Ne olduğunu anlatmak gerekirse: Yukarıda bahsettiğimiz Katharizm kültü tam olarak Hristiyanlıkla bağdaşmıyor. Reenkarnasyona inanılıyor, dönemin Katolikliği boş bir inanç olarak görüyor. Son derece mütevazı ve hoşgörülü bir yaşamları var. Hatta fazla mal göz de çıkartır, omuz da çıkartır gibi bir anlayışları var desem olur. Edebiyata önem veriyorlar, okuma yazma bilen nadir kişilerdenler. Kilise ile hep bir sürtüşme var doğal olarak. 12. Yüzyılın sonlarına doğru politik ve ekonomik açıdan güçlenince bu tarikat; kilise Haçlıları topluyor ve üzerlerine sürüyor. Dönemin yazmaları ve günümüze ulaşan kaynaklara göre inanılmaz katliamlar oluyor. Yakılan kesişler, çeşitli ağır makinelerde kolları bacakları kopartılarak işkence edilen insanlar vesaire. Şu küçük aktarma, olay hakkında daha açık bir fikir verebilir. Rivayete göre bahsettiğim gibi, bir bölgede o kadar büyük katliamlar oluyor ki (yaklaşık 15.000 kişi ve yaş, cinsiyet ayrımı yapılmadan) bazı şahıslar dayanamıyor ve bu meseleyi kiliseye taşıyorlar. Sunulan bir görüş ise şöyle: “Bu kadar kişi öldürüldü ama Tanrı hangisinin suçlu olduklarını bilir ve seçer.” Siz vurdumduymazlık deyin, ben acımasızlık. Engizisyon mahkemelerinde çeşitli işkenceler yapıldı. Hatta bu durum fiziksel kalmayıp bir de bazılarına özellikle psikolojik travmalar yaşatıldı. En sonunda kendi kendine yabancılaştırılan insanların varlığı kayıtlara geçmişti yanlış hatırlamıyorsam. Öte yandan Engizisyon Mahkemeleri hakkında başka bir iddiayı daha sizlere sunmamda fayda var.  Benim kısmen katıldığım bu iddiaya göre Engizisyon dendiğinde tüylerinizin ürpermesinin sebebi Ortaçağda gerçekleştirilen Engizisyon Mahkemeleri değil. Daha sonraki yıllarda gerçekleştirilen İspanyol ve Roma Engizisyonları bu kötü şöhretin asıl sahipleri. Çünkü Orta Çağda kurulan bu Engizisyonların “kâfirleri” hızlıca yakalaması ve onları cezalandırması çok zordu. Frans van Liere bu yapılanmanın sebebini bölgeler hakkında bilgi toplamak, bir miktar halkın gözünü korkutmak ve Katolik Doktrinini yaymak olarak göstermektedir. Fakat kendisi de yukarıda bahsedilen işkencelerin kesinlikle kabul edilemez olduğunu belirtmektedir. Ayrıca, yine Liere,  Flacius ve Foxe’nin iddialarının bazı açılardan yetersiz kaldıklarını, Protestan kimlikleri sebebiyle Katharizm ve Haçlılar olayını kendi Protestan Doktrinlerini pekiştirmek amacıyla kullandıklarını söylemiştir.

Bir başka konu da şu zengin ve lüks kilise ve buna karşılık fakir halk meselesi. Geçen yazıda da bahsettiğim gibi kilise ahalisinde gerçekten de bayağı rahatına düşkün bir güruh var. Halk açlıktan ve kirden kırılırken bunlar zenginliklerinden hiç taviz vermiyorlar. Fakat hadi bir de şu açıdan bakalım: Papalar, Orta Çağ’da Roma’nın dışında gayet “sade” bir hayat yaşarlardı. Gerçek mi? Olabilir de olmayabilir de. Her bir Papa’nın nezdinde konuşmak çok zor fakat Avignon Papalığı gibi bazı istisnalar haricinde evet sade bir yönetim için bir girişimler var diyebiliriz. Hatta o dönem için “Papa, neredeyse Roma oradadır” gibi bir anlayış var. Peki, neden Avignon Papalığı istisna? Öncelikle bu kurumda Nepotizm dediğimiz sorun var. Yani akraba torpili.  Düşünsenize kardinalin yanına gidip “Bizim bir kuzen var, efsane hitabet yeteneği var, bir güzellik yapar mıyız? ” tarzı bir cümle kurduğunuzu ve “Yarın gelsin işe başlasın”  cevabını aldığınızı. Şöyle bir gerekçelendirme de var yalnız bu konuda: Merkezi otoriteyi korumak. Biliyorsunuz çağlar boyunca taht ve gücü korumak her zaman zor olmuştur. Mesela Osmanlı’da bazı padişahlar, sarayın belirli kısımlarındaki insanlara özellikle dikkat ediyorlardı. Zira genelde en ağır darbe genelde en beklenmedik kişilerden gelebiliyordu. (Bkz: Sende mi Brütüs?) Hafif ekşisözlüğümsü açıklamamdan sonra devam ediyoruz. Her ne kadar otoriteyi korumak için böyle bir yola gidildiği söylense de yine de bu çok verimli olamamış olacak ki 9. Benedicticus bu durumu azaltmak için girişimlerde bulunuyor. Ayrıca yine Avignon Papalığı bir dönem yaşadığı mali krizlerden çözüm yolu olarak halktan vergi alma yoluna gidiyor. Bu da halkı sömüren kilise algısına sebep oluyor. Aslında amaç her ne kadar finansal problemleri çözme uğraşı olsa da bu yöntem halkı bir miktar galeyana getiriyor tabi ki sonuç olarak. Fakat bir mesele var ki şu ana kadar hiçbir şekilde mantıklı bir savunması bulunamadığını düşünüyorum: Endüljans. Yani tövbe ile silinemeyeceği düşünülen günahların, para ile temizlenmesi. Arkadaş, yüzyıl düşünsem aklıma gelmez. Ne birisinin arkasından mı konuştun? Yok ya neden ondan özür dileyesin bize 100 altın ver günah münah kalmaz. Pazarda bilerek kusurlu mal mı sattın? Sana vergiler dahil 200’e af var. Şimdi böyle kulağa garip geldiğine aldanmamalı, zira o dönem bu yöntem o kadar kanıksanmıştı ki, Martin Luther 95 tezini yazıp ofisinin kapısına yapıştırdığında notlarında en yukarıda bunlardan sitem ediyordu. Her ne kadar 5. Pius bu olayı bitirmiş olsa da, insan bu olayın garipliğini ve saçmalığını düşünmüyor değil.

Şu anda yazıya baktım da 5.sayfaya ulaşmışız. Yani koyulan kotanın bayağı bir üstüne çıktık. Aslında burada bitirmeyi planlamıyordum ama yapacak bir şey de yok. Gelecek aya kilisenin incelemesini bitirir ve diğer konulara değiniriz. Bu arada yazının sonunda ufak bir hatırlatma koymak istiyorum. Eğer ki aklınızda bir soru işareti yahut şunlardan da bahseder misin gibi bir istek oluşursa; lütfen çekinmeyin mesaj atın. Şimdilik bu kadar. Cura ut valeas (kendinize iyi bakın).

 



Paylaşmak Güzeldir:

Alperen Onatkan Yılmaz
Alperen Onatkan Yılmaz
Boğaziçi Üniversitesi’nde Tarih bölümü öğrencisi. Okumayı, gezmeyi ve dinlenebilecek her müziği dinlemeyi çok sever. Tarih muhabbetleri yaparak insanları büyülemek en büyük hobilerinden. Bütün dünyayı gezmek isteyen, insanları dinlemeyi seven, sergiden sergiye ve tiyatrodan tiyatroya koşan ama koşamazsa da Kadıköy vapuruyla giden birisi. Akademisyen olmak isteyen yazarımızı tarih ve sanat dallarında yazarken bulabilirsiniz.