Beni Bana Anlatır Mısın?
Şubat 8, 2019
Doğruyu Seçebilme İradesi
Şubat 8, 2019

Esaret Üzerine

Gözlerimizi açmışız vakti zamanında her birimiz bu hayata. Bir ailenin yanında ya da kimsesiz, mutlu ya da mutsuz, iyi veya kötü bir hayat yaşayıp gidiyoruz. Okulumuzdayız, işimizdeyiz, rutinimizdeyiz. İşler her zaman istediğimiz gibi gitmese de Yaradan’a şükredecek iki büyük nimetin sahibiyiz; Sıhhat ve hürriyet. Bu yazımda ikinci kavramdan, öneminden ve yokluğunun ne kadar acı olduğundan bahsetmek istiyorum.

İnsanın her sabah uyandığında güne merhaba diyebilmesi, dışarıya çıkıp temiz havayı ciğerlerine çekebilmesi ve bir süre de olsa istediğini yapabilmesi büyük bir lüks. Hele de teknolojinin iletişim ve ulaşım aygıtlarını geliştirmesiyle istediğimiz şeylere kısa sürede ulaşabiliyor ve faydalanabiliyoruz. Bunu yaparken başkasından hep izin alma ihtiyacımızın olmaması ve dünyanın gezip görüp keşfedilmek için önümüze serilmiş olması muhteşem. Peki ya buna sahip olmadığımız dünya? Evet mahpus hayatından söz ediyorum. Kısıtlı bir süreliğine gün ışığı ve temiz oksijen, sevdiklerinden ayrı olmak, kötü şartlarda barınmak ve diğer ihtiyaçları temin etmek ve en kötüsü de bunu birtakım suçlamalara maruz kalarak ve bu suçlamalara yüksek hukuki mercilerin de hak vermesiyle katlanmak… Bir suçu işleyerek hapis olmak, belki kişinin iç dünyasında bu distopyaya adaptasyonunu bir nebze kolaylaştırabilir. Peki ya suçsuz yere hapis yatmak? Buyurun size mazlumun gök gürültüsünden de gür ahı! Fakat böylesine müthiş bir kuvvetin dört duvarı aşamaması, o hücre içerisinde kapanıp kalması ve bu gücün kişiyi de esir alması… İşte esaret, sadece fiziksel bir mekânda bedenin kapalı kalması değil, aynı zamanda güçlü bir iç sesin, isyanın, haykırışın da hiç kimseler duyamadan kişinin içerisinde hapsolmasıdır. Böyle bir ortamda, edebiyatın doğması kadar doğal ne olabilir ki? Kalem, kâğıt bulmak elbet şans işi, fakat anlatacak hikayesi olan insanlara imkânsızlık nasıl söksün? Bir duvar, uzamış bir tırnak veya bir çakıl taşı. Velev ki bunlar da yok. Kişinin ta kendisi; sürekli sayıklamak, tekrar etmek, kişinin kendi derdini kendine anlatıp durması…

Bugün sizlere, yolu zindanlardan geçmiş 3 büyük şahıstan bahsedeceğim kalemim yettikçe. Hayatları bizlere örnek teşkil eden bu yüce insanların hayatlarını anladıkça “adalet mücadelesi”nin ehemmiyetini de kavrayabiliriz.

İnsanların fikirlerinden, suç sayılamayacak eylemlerinden ve otoritenin paranoyalarından ötürü hapsolmadığı bir dünyanın hayaliyle…

 

Sabahattin Ali

Türkiye’de değeri, biraz popüler edebiyatla anlaşılmadan köpürtülse de sadece romancılığıyla değil; şiirleriyle ve hikayeleriyle de bilinen, sevilen ve en önemlisi de hazin yaşam öyküsüyle insanların gözüne yaş, yüreklerine burukluk getiren bir edip… 41 yıllık kısa ömrüne 3 roman (çeşitli gazetelerde tefrika edildikten sonra kitaplaşan), 5 öykü kitabı, 3 şiir kitabı ve çeşitli denemeler, oyunlar, mektuplar sığdırdı Ali. MEB bursuyla Almanya’da okuduktan sonra birçok Anadolu kentinde çalıştı: Farklı zamanlarda Almanca, Türkçe Öğretmenliği, çevirmenlik ve Devlet Konservatuvarında dramaturg olarak çalıştı, bir yandan yazın hayatını sürdürdü. Siyasi görüşlerinden ve yazılarından dolayı birçok kere hapse düşen Sabahattin Ali, sonunda çareyi yurtdışına kaçmakta gördü. Kaçtığı sırada öldürülen Sabahattin Ali’nin, öldürülmesi hakkında hala birçok teori ve aydınlatılamayan gerçekler mevcut. Kafasına defalarca sopayla vurulmuş ve yüzü tanınamayacak haldeki naaşı, katledilişinden 2,5 ay sonra bulundu. Acılarla dolu ömrüne acı bir ölümle son verilen Sabahattin Ali, geride kalan sevenlerine ve okurlarına nasihat niteliğindeki dizelerini ve çok daha güzel bir Türkiye tasavvurunu miras bıraktı.

 

ALDIRMA GÖNÜL

“Başın öne eğilmesin

Aldırma gönül aldırma

Ağladığın duyulmasın

Aldırma gönül aldırma

 

Dışarda deli dalgalar

Gelir duvarları yalar

Seni bu sesler oyalar

Aldırma gönül aldırma

 

Görmek istersen denizi

Yukarıya çevir yüzü

Deniz gibidir gökyüzü

Aldırma gönül aldırma

 

Kurşun ata ata biter

Yollar gide gide biter

Mahpus yata yata biter

Aldırma gönül aldırma

 

Dertlerin kalkınca şaha

Bir sitem yolla Allah’a

Görecek günler var daha

Aldırma gönül aldırma”

 

Kemal Tahir

1. Abdülhamit’in yaverlerinden deniz subayı bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Kemal Tahir, görece iyi bir çocukluk hayatı geçirdi. Galatasaray Lisesi’ndeki öğrenimini yarıda bırakan Tahir, çeşitli kademelerde memuriyet, kimi dergi ve gazetelerde düzeltmenlik, muhabirlik, çevirmenlik, yazı işleri müdürlüğü gibi işler üstlendi.

Konu seçimlerini bir sosyolog dikkatiyle ve işleyişlerini bir yazar hassasiyetiyle yerine getiren Kemal Tahir, romanlarıyla; Türk halkının, Osmanlı’nın ve Türkiye’nin ortak meseleleri olan Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemi, tek parti iktidarı, köy enstitüleri ve Asya tipi üretim tarzı gibi konulara romanlarında sıklıkla yer verdi. Romanlarının yanı sıra öykü ve mektup türünde de eserler neşretti.

Nazım Hikmet’ten etkilenmesiyle siyasi görüşü şekillenen Kemal Tahir, farklı tarihlerde ve yerlerde olmak üzere toplam 27,5 sene esaret yaşadı. Talihi diğer birçok Türk aydınından bağımsız olmadı ve hayatı, eserleri ve fikirleri de bu deneyimlerinden etkilendi.

Ünlü yönetmen Halit Refiğ, Kemal Tahir’den şöyle bahseder: “Türkiye’yi, Türkleri sahiden tanımak isteyen yerli yabancı herkes Kemal Tahir’i okumak, anlamak zorundadır.”

“Hürlüğün hiç aşınmayan iki ana dayanağı vardır: Çile çekme gücü ve azla yetinebilme alışkanlığı. Bu iki zenginliğini hiçbir kumarcı, hiçbir oyunda kaybedemez.”

 

Nazım Hikmet

Türkiye’de şiir ve hapis kelimeleri anıldığında akla gelen ilk isim olan Nazım Hikmet, sadece Türk şiirinde ve edebiyatında değil, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin de çok önemli bir figürü.

Osmanlı’nın asil ve kültürlüü ailelerinden birinin çocuğu olarak dünyaya geldi Nazım Hikmet. Askeriyeyi bitirip orduda kendine bir gelecek kuracakken yakalandığı zatülcenp hastalığı yüzünden bu hayaline erken veda etti. Bu sırada edebiyata ilgi duyan Nazım, aile dostu olarak evlerine gelen Yahya Kemal’e hayranlık duyuyor, yazdığı şiirleri ona göstererek yorumlarını alıyordu.

Divan şiirinden serbest müstezat biçimini ve Fransız şiirinden serbest ölçüyü uyarlamaya çalışan Nazım, Türk şiirinde daha önce görülmemiş bir serbest ölçü türetti. Sonunda duygu ırmağını akıtacağı bir yatak bulmuştu fakat kalemi ona zor günler hazırlayacaktı. Yazdıkları, kimilerinin hoşuna gitmeyecekti.

Sosyalist dünya görüşünü sahiplenen Nazım Hikmet’in yıldızı, dönemin rejimiyle hiç barışamadı. Gençliği ve sonrası hayatı hapislerde, hastanelerde ve Sovyet Rusya’da sürgünde geçen Nazım Hikmet, 3 Haziran 1963’te Moskova’daki evinde kalp krizinden, yalnız bir adam olarak vefat etti. Geriye birçok şiir ve dertlerle bezeli yıllar bıraktı.

 

BEN İÇERİ DÜŞTÜĞÜMDEN BERİ

Ben içeri düştüğümden beri, güneşin etrafında on kere döndü dünya.

Ona sorarsanız: “Lâfı bile edilmez, mikroskobik bir zaman.”

Bana sorarsanız: “On senesi ömrümün.”

Bir kurşun kalemim vardı, ben içeri düştüğüm sene.

Bir haftada yaza yaza tükeniverdi.

Ona sorarsanız: “Bütün bir hayat.”

Bana sorarsanız: “Adam sen de, bir iki hafta.”

Katillikten yatan Osman, ben içeri düştüğümden beri, yedi buçuğu doldurup çıktı.

Dolaştı dışarda bir vakit. Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

Dün mektup geldi, evlenmiş, bir çocuğu doğacakmış baharda.

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

Ve o yılın titrek, ince, uzun bacaklı tayları,

Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldular çoktan.

Fakat zeytin fidanları hâlâ fidan, hâlâ çocuktur.

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri.

Ve bizim hane halkı bilmediğim bir sokakta, görmediğim bir evde oturuyor.

Pamuk gibiydi, bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene.

Sonra vesikaya bindi, bizim burada içeride, birbirini vurdu millet yumruk kadar, simsiyah bir tayın için.

Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız.

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz.

Dachau kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşima’ya.

Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman.

Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçüncüden bahsediyor Amerikan doları.

Fakat gün ışıdı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri.

Ve “Karanlığın kenarından onlar ağır ellerini toprağa basıp doğruldular” yarı yarıya.

Ben içeri düştüğümden beri, güneşin etrafında on kere döndü dünya.

Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine, ben içeri düştüğüm sene onlar için yazdığımı: “Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada kuş kadar çokturlar, korkak, cesur, cahil, hakîm ve çocukturlar. Ve kahreden yaratan ki onlardır, şarkılarımda yalnız onların mâceraları vardır.”

Ve gayrısı, meselâ benim on sene yatmam, lâfü güzaf.



Paylaşmak Güzeldir: